Enerjinin Ana Kaynağı; Muazzam Sır

04/02/2019Aytuğ İzat, Yazarlar

Yaşam, evrensel bir modelde, aynı kökten gelen sürekli devinim halindeki yapısal şifrelerin farklı bir zaman dilimindeki açılımlarından oluşmaktadır. Sürekli devinim hali, canlılığı ve evrimsel gelişmeyi; aynı kökten gelme ise bütünsel ilişkilerin kaçınılmazlığını ifade eder. Böylesi bir anlayışta, hiçbir şey tek başına izah edilemez, hiçbir ilişki tek başına yeşeremez. Yaşam, dinamik ve doğal olarak da değişken paylaşımlardan esinlenerek yeni ağlar zincirini oluştura oluştura yoluna devam eder.
Bilim dünyasında hızla yayılan bu bakış açısı “connectom” anlayışını ve projesini hayata geçirmiştir. Tıpkı trilyonlarca yıldızın galaksileri, milyarlarca galaksilerin de evreni tanımladığı gibi; evrendeki her oluşumu duyularıyla fark edip kaydeden beynimiz de, bünyesinde bulunan 200 milyar civarındaki nöronlar arasında kurduğu trilyonlarca sinaptik bağlantılarla düşünce ve duyguları oluşturmaktadır. Evrendeki her varlık bir diğerinin varlık nedeni, her oluşum ise bir diğerinin hazırlayıcısıdır.

Bilinmezler dünyasına yolculuk: Yaşamak için akla gerek var mı?

Şifrelerin mutlak tanımlayıcısının ve evrensel yaşam alanı içine sürenin ismine Tanrı, Tao, Yehuda, veya Allah diyoruz. O, Amerikan Yerlilerinin ifadesiyle, Muazzam Sır’dır ve evrenin ana enerji kaynağının sahibidir.
Yaşam, anlamakta çok zorlandığımız şifre ve kuralları Muazzam Sır tarafından konulan, sahası ve oyuncuları belirli kodlarla geliştirilen bir dinamizmin adıdır aynı zamanda. Dinamizmin sürekliliği, yaşamın devamına yetecek enerjiyi sağlamaktadır. Hangi ilişkiye ne kadar enerji gerekiyorsa hepsi evrensel bütünün içerisinde mevcuttur ve bu enerji ulaşılmaya müsaittir.
Yaşam kendi varlık gereklerini kendisi sağlar. Böylece ebedi devamlılığını da desteklemiş olur.

Bir sabah kahvaltısının düşündürdükleri

Sabah kahvaltısında ister geleneksel çorba kültürünü seçelim, isterse günümüzün peynir, zeytin çay ve simit modasına uyalım, bu gıdaların sağlayacağı vitamin, protein, yağ, karbon hidratı kullanarak günlük enerji ihtiyacımızı karşılamaya çalışırız. Ağzımızda başlayan sindirimde hangi enzimleri kullanmamız gerektiğini, midede hangi gıda için ne tür bir asitten ne kadarını işe koşacağımızı kendi aklımızla hesaplamayız. Sonrasında seyir halindeki gıdalardan elde edilecek protein ve diğer özlerin hangi organa ne kadar ve nasıl gönderileceğine, ne kadarının hormonlar, tükürük, deri, saç veya tırnak için harcanacağına da aklımızla karar vermiyoruz, veremiyoruz.
Karar verebilmek için çok çeşitli yığınla bilgiye ihtiyaç var ve biz o lükse sahip değiliz. Süper bilgisayarlarla veri saklama ve ilişkiler kurmada kendimize yardımcılar edinebiliriz elbette ama yine de yetmez.
Günlük basit yaşam ilişkilerini ne kadar allak bullak ettiğimize bakarsak. İyi ki de veremiyoruz!
Yaşamın doğal seyri, kendi yarattığı bireysel bilincin katkısına ihtiyaç duymadan milyarlarca yıldır düzenli bir biçimde devam edip duruyor.

Beşik kertmesiyle mi evlendiler?

Taa, başa dönelim: 2 Hidrojen molekülü ile bir molekül oksijenin niçin birleşerek su diye bir varlığa dönüşme gereği duyduğunu bilmiyoruz. Kaldı ki, oksijen ve hidrojen elementlerinin nasıl var edildikleri hakkında da, muhtelif fikirlerimiz olsa bile, en ufak bir bilgimiz yok.
Oksijen ve hidrojen “hadi el ele verelim su olalım” mı dediler? Yoksa birleşme kararını bilinçli bir seçime, mesela “varlığın oluşması için suya ihtiyaç var, hadi biz birleşip su olalım ve evrende bize ihtiyaç duyanların hayır duasını alalım” diye mi kararlaştırdılar? Almadılarsa kim veya hangi güç onları bu evliliğe itiverdi? Aileleri mi zorladı, yoksa beşik kertmesi mi?
Ben bilmiyorum, bilenler beri gelsin.
Elementler arası sınırsız paylaşımların, yeni oluşumların ardı arkası kesilmiyor. Ve her biri için bu sorular geçerli.
Var Eden, var ettiğine milyarlarca yıldır sahip çıkıyor!
Peki, ama aklımız da var… Onu ne yapacağız?

Aklımızı yok mu sayalım?

Var olanı kullanmak lazım, ama akıllıca!
Tüm yaratılış veya var oluş iddialarımız birer varsayımdan ibaret!
Bilinç sahibi olmamızın da evrensel kabul gören akıllı bir cevabı yok. Bizleri akıllı ve bilinç sahibi olmaya iten neden veya nedenleri bilmiyoruz.
Ama tüm bunları sorgulayabildiğimize göre, bilinç var ve bizim bu bilinci irdeleyecek, kullanacak, geliştirecek aklımız da var. Haddini bilerek kullanmamız şart.
Sınırlı elbette, çok sınırlı.

Bilinç geliştiren ve aklın ev sahibi olarak beynimiz

Biraz daha geriye gidelim: başlangıcı 14,3 milyar yıl önceye uzanan evrenimizde, insanımsılarla başlayan süreç en fazla 10 milyon yıl geriye kadar uzanabiliyor. Yani bugünkü akıl sahibi sayılan insanlar evrenin taze meyveleri!
Kaldı ki, homo sapiens denen zeki insanların varlığı, ilk insan sayılan Lucy hesaba katılırsa, 3.2 milyon yıl.
Beynin gelişimine göz attığımızda ise, en eski kısmın, hayvanımsı dürtülerle varlığını devam ettirmeyi sağlayan Amygdala olduğunu görürüz. Beynin toplanan verileri değerlendirerek muhakeme yapıp, akıl yürüttüğü bölümü ise çok sonradan gelişmiş olan alın lobu. Bunu bir kenara kaydedelim.
Beyin, çeşitli duyu organlarımızla elde ettiği çok sınırlı verilerden örgüler keşfedip, mukayeseler yaparak karar vermeye programlandırılmıştır. Veriler ne kadar sınırlıysa, verilen kararda hata payı o kadar yüksek olur.
Her saniye yaklaşık 1 MB görsel uyarıcının çok azı gözlerimizden içe aktarılır. Bir de göremediklerimiz var: mor ötesi ışıklar gibi. Kulaklarımız da öyle, burnumuz da, tat ve dokunma hislerimiz de çok sınırlı verilerin sinyallerini beyne gönderir. Beynimiz, genetik kayıtlarla bu yeni bilgileri mukayese ederek bir kısmını önemliler deposunda kayda alır, diğerlerini kullanmaz. Erişemediğimiz verileri veya yanlış değerlendirdiklerimizi de hesaba katarsak, beynimizin akıllıca en gerçekçi değerlendirmeleri yapamayacağını görürüz. “Aptal Beyin” gibi beynin dar sınırlarına işaret eden kitapların son zamanlarda kabul görmesi boşuna değildir.
Sadece bireysel anlamda değil, kolektif insan bilincinde de sınırlar giderek daha hızlı aşılmaya başlansa bile, tüm bilim dünyasında, örneğin, astronomiden, mikrobiyotaya, bugün eriştiğimiz gerçeklik algısı, muhtemel potansiyelin henüz % 10’una erişememiştir. Bunun tercümesini şöyle yapabiliriz:
İster bilim adamları olsun, ister bir Yaratıcı’nın işaretlerini, yani ilahi sırları yorumladığını iddia eden din bilginleri, gerçek kimsenin tekelinde değildir. Gerçeğin kendi yüzü bilinmezler dünyasında saklanmaya devam etmektedir.
Bu yüzden de, her ne konuda konuşursak konuşalım, haddimizi bilerek beyanlarda bulunmak zorundayız.

Şifa açısından bunların anlamı nedir?

Yukarıda kısaca dokunduğumuz evren ve insan anlayışı, her alanda geçerli olduğunu varsaydığım şu hususların şifacılık/tıp alanında da geçerli olabileceğini işaret etmektedir:
1. Bir hastalık veya rahatsız edici durumda, evrenin kendi düzeninin mutlak hakim olduğunu kabullenerek, henüz keşfedilmemiş şifa çözümlerinin bu düzendeki varlığına inanmak. Bu bizi Teslimiyet ilkesine götürür.
2. Teslimiyet ilkesinin uzantısında, öz benliğin şifa kaynağı olduğunu kabullenmek gerekir: Beynine izin ver ki en doğru ve gerekli olanın yolunu açsın! Bu teslimiyetin gereksiz düzeyde strese mani olduğunu biliyoruz. Beynin en çözümsüz durumlarda bile geri dönüşleri gerçekleştirdiği pek çok vakada gözlenip kayda geçmiştir.
3. Sorun ne olursa olsun, mutlaka birden fazla yöntem veya yolla çözülme şansına sahiptir. Farklı uygulamaları denemekten vazgeçmemek gerekir.
4. Hızla gelişen ve bilimsel verilere dayalı, devlet destekli tıp uygulamaları son asırda çok önemli başarılara imza atmış olup, yeryüzündeki hastalıkların seyrini değiştirebilmiştir. Ancak, tıpkı insan beyninin gelişimi gibi, bilimsel açıdan gerçekliğe ulaşma şansı henüz çok düşük oranlardadır. Doğal olarak, en modern sağlık hizmetlerinde bile kusurlar bulunabilir.
4.1. Doktorların aynı hastaya çok farklı teşhis koyup, tedavi önermeleri bu alandaki yetersizliklerin güven yıkıcı en önemli işaretidir.
4.2. Devletlerin cömert davranarak her türlü maddi desteği sağlık alanına aktarması ise, ilaç-ameliyat uygulamalarında iştah kabartıcı çıkarcı yaklaşımlara yol açmıştır. Sağlık giderleri bir süre sonra içinden çıkılamaz boyutlara erişebilir.
4.3. Kaldı ki, aşırı yoğunluktan, doktorların bir hastaya ayırdığı ortalama süre 7 dakikayla sınırlıdır. Doktorlar laboratuvar ve görüntülü standart verilerle, hastasını doğru dürüst incelemeden, karar vermek zorundadır. Gereksiz tahliller, incelemeler ve sıkça değiştirilen ilaçlar devlet destekli sağlığın en önemli sorunları arasındadır.
4.4. Son olarak, tamamen akla dayanan modern bilim ve sağlık uygulamaları, manevi alanın, his ve duyguların insan üzerindeki etkilerini ciddiyetle ele almaktan çok uzaktır.
5. Şifacılar Dünyası:
5.1. “Geleneksel – Tamamlayıcı – Alternatif Tıp” Uygulamaları: Öncelikle şunu ifade edelim ki, modern tıp uygulamaları başlamadan önce yaşanan milyonlarca yıllık süreçte, insanlık yine çok az veriyle pek çok sorunun üstesinden gelebilmiş, insan sayısı artarak varlığını dünyada sürdürebilmiştir. Bu bakımdan, genlerimizde, ninelerimizin, kamların, şifacıların derin etkileri vardır. Rahatsızlandığımızda doğal olarak onlara yönelmemiz, nane-limon çayına, şifalı dualara bel bağlamamız bu yüzden çok doğaldır. Son yıllarda, tüm dünyada bu türden şifa arayışları oldukça hızlanarak devam ettiği görülmektedir.
5.2. Tamamlayıcı şifacıların hastalara sunduğu en büyük hizmet, onlara sağladıkları huzurlu, şefkatli ve önyargısız dinleme ortamı, yeterli zaman ve kurdukları empatidir. Hastalar, neticede, dinlenme esnasında beyinlerini rahatlattıkları için de, şu veya bu şekilde iyi hissetmekte, başlangıç sorunları devam etse bile, mutlu olmaktadırlar.
5.3. Kaldı ki, yeni yeni gelişen terapiler, devlet destekli tıbbın zaman ayırmadığı hizmetleri de gündeme almaya başlamış, gerçek tıp etkisi yaratabilmiştir. Örneğin, titreşimin sağlık etkileri (Matrix Rhythm Therapi’sini doğurmuştur) , kasların sağlık etkileri, omurganın genel sağlıktaki önemi, nefes ve meditasyonun sağaltıcı gücü çok ciddi sorunların çözülmesinde işe yaramaktadır.
5.4. Spiritüel dünya, eğer kalıplaşmış bir dünya görüşünü dayatıyorsa yanlıştır. Çünkü dayatılan şey mutlak bilgiye dayandığını iddia eden kalıplarla örülüdür, sınırlandırıcıdır. Oysa gördük ki, hem bilim dünyası hem de spiritüel dünya gerçeklik algısında henüz yolun başlangıcındadır. Kimsenin, evrenin mutlak kurallarını koyanın sırlarına erişme şansı yoktur. Mutlak gerçek, varlık işaretlerini insanların incelemesine sunmuş olmakla birlikte, onlara gerçek yüzünü görme şansını vermemektedir.
5.5. Ancak, denetimsiz yapılan bu uygulamaların yetersizliği ve taşıdığı tehlikelere de dikkat etmek zorundayız. Devletler bu alanda çalışanları, tıp doktorlarını dinler gibi, açık yüreklilikle dinleyip, incelemeli sonra düzenleyici kararlar almalıdır. Yasaklama ve tıp doktorlarının denetimi altına alma yaklaşımını, hizmetlerin ruhuna vereceği zararlar bakımından doğru bulmamaktayız.
6. Bu dünyadaki yaşam, bu dünyanın sınırlarıyla tanımlanmıştır. Dinamiktir, paylaşımcıdır ama kısıtlayıcıdır. Buradaki dar gömlekli yaşam koşulları, öldüğümüzde kendiliğinden yok olur. Bu bakımdan, yaşarken yaşamanın hakkını vermek, her organımızın ihtiyaç ve işlevlerine saygı göstermek gerekir. Ölümü korkunç bir şeymiş gibi korkarak hayatımızın her anına sokmamamız, ölümcül hastalıklarda da aşırı duyarlı davranıp, pek çok insanın hayatını zorlaştırmamalıyız.
7. Sağlıklı veya sağlıksız durumlarda hiç unutmamamız gereken şey şudur: Evren ve bedenimiz neredeyse sınırsız güç kaynaklarına erişmeye müsaittir. Kendimize bu kaynaklara erişme özgürlüğü tanımamız gerekir.
8. Basit sağlık sorunlarının kendi kendilerine iyileşmesi için süre tanımalıyız. Süreç kötüye gitmeye başladığında, vakit kaybetmeden uzman yardımı istemeliyiz.
9. Ruh sağlığımız ve bedensel esneklik ve gücümüz sağlığımızı önemli ölçüde etkilemektedir.
10. Ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştığımızda, mutlaka tıbbi tetkiklere başvurmalı, yetmeme ihtimaline karşı da hiç değilse teslimiyet ilkesini bir kenarda hazır tutmalıyız.
Şifa Niyetine!

error: İçerik Korunmaktadır!