Norveç Fiyordları

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete‘’ deyimini ters yüz eden bir durumun içinde hissetti ruhum kendini. Devasa bir geminin mini mini bölünmüş odalarından birinin balkonunda uçsuz bucaksız denizi yara yara gidişinin sesini dinlerken kulaklarım, ruhumun derinliklerine işliyor huzur. İç çekişlerimin üstünü örtüyor gece, aklımı alıp götürüyor sarıdan turuncuya boyanan günbatımı. Aklımı alıp götürüp geçmişten ve gelecekten, bu anı kazıyor belleğime ince ince…

Ufukta bir yelkenli süzülüyor beyaz bir kuğu gibi, içindeki bedene benzer duygular yaşatarak. Gece sır gibi saklıyor gün doğumuyla birlikte varacağı limanın güzelliklerini. Gün sunuyor tüm cömertliğiyle soğuk kuzey ülkelerinin bildiğimizin tersine sevimli , güzel ve sıcak insanlarını, doğal güzellikleriyle büyüleyen fiyortlarını, çok yüksekten düşen coşkulu şelalelerini, ille de ille leziz balıklarını, mini mini balıkçı kasabalarını ve daha da fazlasını…

İlk limanımız WARNEMUNDE Almanya’da sevimli ve turistik bir tatil kasabası. Cafeleri, birahaneleri ve tek katlı dik çatılı kimi butik otel ve pansiyona dönüştürülmüş, camları süslerle bezenmiş, önleri renk renk çiçeklerle renklenmiş evleri, balık lokantalarına dönüştürülmüş balıkçı tekneleriyle güzel bir iz bırakıyor belleğimizde. Her objenin ufak tefek olduğu bu limanda gemimizin büyüklüğü ortalamayı kurtarıyor.

Bölgeye ismini veren ROSTOCK kasabası ise Amsterdam’ı çağrıştırıyor ilk bakışta. Önden bakıldığında kurabiye kalıplarıyla kesilmiş evleri andıran bu yapılar, renkleriyle de görsel bir şölen oluşturuyor. Aynı zamanda Rostock Üniversitesine de ev sahipliği yapan bu minik Alman kasabası Hamburg’a 1, Berlin’e 2 saat mesafede. Almanya’nın güneyinde ve deniz kenarında. 13. Yüzyıldan kalma Evangelist bir kilise olan Barok tarzı St.Mary Kilisesi ise eski Rostock’un tam kalbinde devasa bir yapı olarak göz dolduruyor.1860 yapımı bir ahşap saati de içinde barındıran bu kilise ruhani ambiyansıyla insanı büyülüyor.

Gemi Warnemunde Limanından demir aldıktan 32 saat – 615 deniz mili sonra ‘’Sabrın sonu selamettir’’ atasözünün tam karşılığı olarak fiyortlara giriş yapıyor. Sabah saat 8.00’de gözümüzü yeşile, doğaya, şehirleşmeyi başarmış küçük bir kentte açıyoruz. Yedi tepe arasında bulunan muhteşem manzaralı fiyortlara yakın konumlanan BERGEN , Norveç’in 2. Büyük şehri. Bergen Üniversitesi sayesinde hem kalabalıklaşmış hem de canlılık kazanmış.1070 yılında Olaf Kyree tarafından kurulan ve 1299’a kadar Norveç’in başşehri olan bu şehri, 1918 yılından beri çalışmakta olan teleferikle çıktığımız seyir tepesinden doya doya

seyrediyoruz. Birbirine köprülerle bağlanmış çok sayıda küçük adacığın kuşbakışı görüldüğü bu seyir tepesinden onlarca fotoğraf çekerek ayrılıp orta çağın canlı bir ticaret merkezi olan ve o zamanki balık tüccarlarının evleri ve işyerlerinin bulunduğu Brygger Caddesindeki Bredsgarden’ e geliyoruz.Bergen’in simgesi olan bu dik çatılı 1700’lerden kalma ahşap evler, 1927 yılında UNESCO tarafından korumaya alınmış, 1974 senesinde de Dünya Kültür Mirası listesinde yerini almış. Hali hazırda otantik el sanatları dükkanlarının işletiminde olan bu evler birbirine yaslanmış, gözle görünür derecede eğilmiş, gönyeden kaçmış yapılarıyla adeta zamana meydan okuyorlar.

Bu sevimli şehirden iki gemi düdüğüyle vedalaşıp 35 km’lik Hjeltefjorden fiyordunda bir süre daha seyir halinde olduktan sonra dünyanın en güzel doğasına sahip yerlerden biri olan 205 km ile Norveç’in en uzun, dünyanın da 3. uzun fiyordu Sognefjord’a giren gemimiz bu fiyortta seyrini 5 saat sürdürerek Flaam köyüne yanaşıyor. FLAAM güneybatı Norveç’de Sognefjord’un yan kolu olan Aurlandsfjord’un sonunda nefes keser biçimde yer alan kocaman limanı olan küçücük bir köy. Myrdal istasyonuna oradan da aktarma yaparak Voss’a varacağımız Flaam tren hattı, Bergen- Oslo tren hattının bir bölümünü oluşturuyor. Dünyanın en dik tren hatlarından olan bu trenle zikzaklar çizerek , 866 metrelik bir tepeye 18 tünelden geçerek varıyoruz. Eşsiz manzaraların, dik çatılı rengarenk İskandinav evlerinin, çiftliklerinin arasından geçerek ulaştığımız Myrdal’da bizi bekleyen bir doğa harikasıyla burun buruna geliyoruz. Trenden iner inmez yüzümüzü ıslatan su zerreciklerinden nasibini alan objektifimiz ardı ardına çekiyor fotoğraflarını gürül gürül akan şelalenin. Kaydediyor bu anı belleklerimizle beraber. Bir müzik sesiyle irkilen kulaklarımıza , şelalenin dövdüğü kayalıklardan ansızın çıkan ve kırmızı giysileriyle dans etmeye başlayan kızları izleyen şaşkın gözlerimiz eşlik ediyor. 1934 yılında buharlı tren olarak yolcu taşımaya başlayan trenimiz zamana uyarak elektrikten aldığı güçle Voss’a aktarma yapacağımız istasyona bırakıyor bizi. Bergen – Oslo tren hattında çalışan bir başka tren bizi bu istasyondan vagon vagon Voss’a taşıyor.

VOSS köyünde yediğimiz en ufağı 65 cm olan ( daha küçüğünün tutulması Norveç kanunlarınca yasaklanmış ) devasa ve muhteşem Somon balıkları, dilimlenmiş leziz Uskumru tuzlaması, İstakoz,Yengeç ve Karidesler midemizde birayla birlikte bayram havası estiriyor. Voss’un geleneksel ve yöresel yemeğininse bizim de leziz bir yemeğimiz olan fırında kelle olduğu söyleniyor rehberimizce. Voss’dan bindiğimiz tur otobüsleri bu kez de bizi Tvindefossen’e yani İkiz Şelaleler de denen suyunun şifa, gençlik ve güzellik verdiğine inanılan bir başka şelaleye götürüyor. Yol boyunca gördüğümüz dağdaki karların eteklerinden süzülen irili ufaklı şelaleler bir süre sonra öyle sıradanlaşıyor ki bazılarına dönüp bakmıyoruz bile. Belki de ileride belleğim zayıfladıkça Norveç = Şelaleler olarak hatırlayacak beynim bu ülkeyi.

Yolculuk boyunca gördüğümüz ot çatılı evler de Norveç deyince yine ilk aklıma gelecek olanlardan olacak. Belki de savaş yıllarında kamuflaj amaçlı yapılan ama daha sonra çok iyi bir yalıtım malzemesi olduğu keşfedilen bu çatılar ağaç kabuklarının üzerine dökülen toprak ve ekilen çimden oluşuyor. Zamanla çim arasında çıkan yabani otlar ve hatta kuşların veya rüzgarın bıraktığı ağaç tohumlarının çimlenmesiyle oluşan minik ağaççıklar evlere estetik bir görünüm de kazandırıyor. Ayrıca sadece izolasyon ve estetik görünüm işlevi dışında ekosisteme katkısı dolayısıyla da takdire şayan yapılar bunlar.

Opheim gölü kenarından geçen otobüsümüzün camlarından etrafı seyrederken ‘’nü’’ olarak göle giren Norveçlileri görüyor ve bu durumun bu ülkede doğal olduğunu öğreniyoruz. Yine Norveç için tipik denilebilecek evlerinin renkleri de ayrı bir hikayeye gebe. Yaygın olarak 3 renk hakim bu evlerde. Kırmızı, sarı ve beyaz. Eskiden Norveç çok fakir bir ülkeyken ( ki 1960 yılından sonra bulunan petrolle kişi başına düşen aylık gelir seviyesinin ortalama 10-15 bin TL’ye karşılık gelmesiyle zenginleşmiş ) kırmızı boya en ucuz boyaymış. Beyazsa en pahallı renkmiş. Dolayısıyla evlerin renkleri zenginliğin simgesiymiş. Kırmızı fakirlerin, sarı orta hallilerin, beyazsa zenginlerin rengiymiş. Bu geleneğin hala sürdüğü söyleniyor. Norveç’in soğuk kış gecelerinde anlatılan masallarından birinin kahramanı olan ve bu bölgede yaşadığına inanılan uzun burunlu, kısa boylu, kuyruklu yaratıklar olan Troller de pek çok hediyeliğe konu olmuş durumda.

Norveç Halk Danslarına yaptığı bestelerle klasik müzik ustaları arasında yerini alan Norveç’li Edvard Grieg de geçtiğimiz köylerden birinde doğmuş. Yine rehberimizin ‘’ Norveçli annesinin karnından kayaklarıyla doğar ‘’esprisi yaptığı, bu ülke insanlarının mutlaka

seyrediyoruz. Birbirine köprülerle bağlanmış çok sayıda küçük adacığın kuşbakışı görüldüğü bu seyir tepesinden onlarca fotoğraf çekerek ayrılıp orta çağın canlı bir ticaret merkezi olan ve o zamanki balık tüccarlarının evleri ve işyerlerinin bulunduğu Brygger Caddesindeki Bredsgarden’ e geliyoruz.Bergen’in simgesi olan bu dik çatılı 1700’lerden kalma ahşap evler, 1927 yılında UNESCO tarafından korumaya alınmış, 1974 senesinde de Dünya Kültür Mirası listesinde yerini almış. Hali hazırda otantik el sanatları dükkanlarının işletiminde olan bu evler birbirine yaslanmış, gözle görünür derecede eğilmiş, gönyeden kaçmış yapılarıyla adeta zamana meydan okuyorlar.

Bu sevimli şehirden iki gemi düdüğüyle vedalaşıp 35 km’lik Hjeltefjorden fiyordunda bir süre daha seyir halinde olduktan sonra dünyanın en güzel doğasına sahip yerlerden biri olan 205 km ile Norveç’in en uzun, dünyanın da 3. uzun fiyordu Sognefjord’a giren gemimiz bu fiyortta seyrini 5 saat sürdürerek Flaam köyüne yanaşıyor. FLAAM güneybatı Norveç’de Sognefjord’un yan kolu olan Aurlandsfjord’un sonunda nefes keser biçimde yer alan kocaman limanı olan küçücük bir köy. Myrdal istasyonuna oradan da aktarma yaparak Voss’a varacağımız Flaam tren hattı, Bergen- Oslo tren hattının bir bölümünü oluşturuyor. Dünyanın en dik tren hatlarından olan bu trenle zikzaklar çizerek , 866 metrelik bir tepeye 18 tünelden geçerek varıyoruz. Eşsiz manzaraların, dik çatılı rengarenk İskandinav evlerinin, çiftliklerinin arasından geçerek ulaştığımız Myrdal’da bizi bekleyen bir doğa harikasıyla burun buruna geliyoruz. Trenden iner inmez yüzümüzü ıslatan su zerreciklerinden nasibini alan objektifimiz ardı ardına çekiyor fotoğraflarını gürül gürül akan şelalenin. Kaydediyor bu anı belleklerimizle beraber. Bir müzik sesiyle irkilen kulaklarımıza , şelalenin dövdüğü kayalıklardan ansızın çıkan ve kırmızı giysileriyle dans etmeye başlayan kızları izleyen şaşkın gözlerimiz eşlik ediyor. 1934 yılında buharlı tren olarak yolcu taşımaya başlayan trenimiz zamana uyarak elektrikten aldığı güçle Voss’a aktarma yapacağımız istasyona bırakıyor bizi. Bergen – Oslo tren hattında çalışan bir başka tren bizi bu istasyondan vagon vagon Voss’a taşıyor.

VOSS köyünde yediğimiz en ufağı 65 cm olan ( daha küçüğünün tutulması Norveç kanunlarınca yasaklanmış ) devasa ve muhteşem Somon balıkları, dilimlenmiş leziz Uskumru tuzlaması, İstakoz,Yengeç ve Karidesler midemizde birayla birlikte bayram havası estiriyor. Voss’un geleneksel ve yöresel yemeğininse bizim de leziz bir yemeğimiz olan fırında kelle olduğu söyleniyor rehberimizce. Voss’dan bindiğimiz tur otobüsleri bu kez de bizi Tvindefossen’e yani İkiz Şelaleler de denen suyunun şifa, gençlik ve güzellik verdiğine inanılan bir başka şelaleye götürüyor. Yol boyunca gördüğümüz dağdaki karların eteklerinden süzülen irili ufaklı şelaleler bir süre sonra öyle sıradanlaşıyor ki bazılarına dönüp bakmıyoruz bile. Belki de ileride belleğim zayıfladıkça Norveç = Şelaleler olarak hatırlayacak beynim bu ülkeyi.

Yolculuk boyunca gördüğümüz ot çatılı evler de Norveç deyince yine ilk aklıma gelecek olanlardan olacak. Belki de savaş yıllarında kamuflaj amaçlı yapılan ama daha sonra çok iyi bir yalıtım malzemesi olduğu keşfedilen bu çatılar ağaç kabuklarının üzerine dökülen toprak ve ekilen çimden oluşuyor. Zamanla çim arasında çıkan yabani otlar ve hatta kuşların veya rüzgarın bıraktığı ağaç tohumlarının çimlenmesiyle oluşan minik ağaççıklar evlere estetik bir görünüm de kazandırıyor. Ayrıca sadece izolasyon ve estetik görünüm işlevi dışında ekosisteme katkısı dolayısıyla da takdire şayan yapılar bunlar.

Opheim gölü kenarından geçen otobüsümüzün camlarından etrafı seyrederken ‘’nü’’ olarak göle giren Norveçlileri görüyor ve bu durumun bu ülkede doğal olduğunu öğreniyoruz. Yine Norveç için tipik denilebilecek evlerinin renkleri de ayrı bir hikayeye gebe. Yaygın olarak 3 renk hakim bu evlerde. Kırmızı, sarı ve beyaz. Eskiden Norveç çok fakir bir ülkeyken ( ki 1960 yılından sonra bulunan petrolle kişi başına düşen aylık gelir seviyesinin ortalama 10-15 bin TL’ye karşılık gelmesiyle zenginleşmiş ) kırmızı boya en ucuz boyaymış. Beyazsa en pahallı renkmiş. Dolayısıyla evlerin renkleri zenginliğin simgesiymiş. Kırmızı fakirlerin, sarı orta hallilerin, beyazsa zenginlerin rengiymiş. Bu geleneğin hala sürdüğü söyleniyor. Norveç’in soğuk kış gecelerinde anlatılan masallarından birinin kahramanı olan ve bu bölgede yaşadığına inanılan uzun burunlu, kısa boylu, kuyruklu yaratıklar olan Troller de pek çok hediyeliğe konu olmuş durumda.

Norveç Halk Danslarına yaptığı bestelerle klasik müzik ustaları arasında yerini alan Norveç’li Edvard Grieg de geçtiğimiz köylerden birinde doğmuş. Yine rehberimizin ‘’ Norveçli annesinin karnından kayaklarıyla doğar ‘’esprisi yaptığı, bu ülke insanlarının mutlaka

kayak bildiği bilgisi, dünya kayak şampiyonu bir kayakçının da bu köylerde yaşadığı bilgisiyle taçlanıyor.

Flaam’dan ayrılan gemimiz mavi yeşil renkli denizi yara yara rotamızı Geiranger’e çeviriyor. Geiranger fiyordu 2005 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış, 2006 senesinde de National Geographic gezi dergisi tarafından Milli Miraslar listesinde 1. Sırada yer almış. Gece boyunca bu fiyortta yol aldıktan sonra yeni doğan güne açılan gözlerimizle Yedi Kardeşler Şelaleleri olarak anılan şelalelere şahitlik ederek varıyoruz Geiranger limanına. Limandan bizi alan tur otobüsleri üstümüze sinen şelale kokuları henüz etkisini yitirmemişken bizi 1476 metre yüksekliğindeki Dalsnibba dağının zirvesindeki kar kokularına ulaştırıyor. Keskin U virajlarla tırmandığımız zirveden Geiranger fiyordunun, 260 kişinin yaşadığı Geiranger köyüyle kucaklaşmasının seyrine doyum olmuyor. Tepeden beyaz bir kuğu gibi görünen gemimiz gerçek bir kuğu boyutunda buradan. Üst üste dizilmiş ufak taşlardan oluşmuş minik tepeciklerin arasından karlı zirveleri izliyor, buzul olmaya yüz tutmuş yılların biriktirdiği karların maviliğini keşfediyoruz. Taşların şimdilerde turistler tarafından üst üste dizilmesi çok eskiden gelen bir Norveç geleneğiymiş meğerse. Kışın yağan karlarda insanların yollarını kaybetmemek için üst üste koyduğu taşlar, şimdi dileklerin tutması ve buralara bir daha gelebilmek için sıralanıyor. Bu da görsel bir şölen oluşturuyor bizler için. Yılda 600.000 kişiye ev sahipliği yapan Geiranger köyünden Dalsnibba dağının zirvesine her yılın Haziran ayının son haftasında bisiklet, koşu ve paten yarışmaları da düzenleniyor. Bence sadece bu yarışmayı kazanan yarışmacıya değil, bu dik dağa tırmanmaya cüret eden tüm yarışmacılara madalya verilmeli diye düşünüyorum içimden.

Hiking denen yürüyüş sporu ve rollerskating bu ülke insanlarınca yaygın olarak yapılıyor, bu yarışlar bekar ve dul olanların eş bulmasına da vesile oluyor. Nasıl mı? Bekarlar yeşil, dullar turuncu, evliler kırmızı bere takarak hiking yapıyorlar da ondan.

Geirenger fiyordunun yine bir yan kolu olan 105 km’lik bir başka fiyordun bitiminde bulunan Styrn köyüne de merhaba deyip gemimizin kalkış limanı olan HELLESYLT’e geçiyoruz. Bu yolculuğumuzda bize Avrupa’nın en derin gölü olan Hornindal gölü ( 514 metre derinlikte ) , irili ufaklı şelaleler, alpaga ve keçi çiftlikleri, gürül gürül akarak Hellesylt’den denize dökülen buzul sularının oluşturduğu azmaklar eşlik ediyor.

Günde 2-3 saat gün ışığının aydınlattığı soğuk kış aylarını saymazsak eğer, tanrının doğal güzellikler, yeraltı suları ve madenleri, petrol yatakları açısından Norveç’e biraz ayrıcalık yaptığı gerçeğine şahitlik ederek ayrılıyoruz beyaz geceleri doya doya yaşadığımız bu kuzey İskandinav ülkesinden…

error: İçerik Korunmaktadır!