Bir Numunenin Dansı -Bölüm 1

19/06/2019Emin Araç, Yazarlar

Esat doğduğu evin kilidini
32 yıl aradan sonra tekrar açarken 2010 yılı
Mayıs’ının 22. günüydü. Son kez Tanju ile gelmişti bu eve.
O gece, ansızın çöken bacayı, tuğla ve altın yağmurunun yüküyle,
bulundukları ikinci kat holünün ahşap zeminine açılan deliği, yarı çıplak halde
şarkı söyleyen Gönül ile Ela’nın çığlık çığlığa zemin kata çakıldığı anlarda, sıkıştığı
trabzanın altında, Tanju’nun attığı sinir bozucu şok kahkahalarını, toz içindeki birkaç
saniyelik sessizliği ve akabindeki curcunayı daha dün gibi hatırlıyordu.
Dün gibi hatırladığı bir başka şey ise, o gün, bugün ve her zaman Zuhal’di.

Birçok gece gibi, İskele sahilinde kahkaha, müzik ve alkolle dolu geçen Urla’daki son gününün kapanışını da bu evde yapmışlardı. Gün boyunca Zuhal’ den, Zerrin’ den, ailelerinden, İngiltere ve İstanbul daki gençlik yıllarından bahsetmişler, müzik, fotoğraf, ezoterizm ve elbette Urla dan, tütünden, şaraptan, Neyzen Tevfik’ten konuşmuşlardı. Gün batarken Özbek tepelerinde mermileri bitene kadar silah atıp, akşam yemeğinde de Ela ve Gönül’le buluşmuşlardı. Sonrası da… Malum gece. Ertesi günün öğlen saatlerinde ancak işlerini bitirmişler ve Esat, Ovacık – Bademler yolu üzerinden Kuşadası’na, oradanda Samos’a geçerek ülkeyi terk etmişti.
Ne tesadüf ki, o gün Tanju’nun ölüm yıl dönümüydü. Sirozdan hayatını kaybedeli 14 koca yıl geçmişti. Esat’ın Amerika’da olduğu yıllardı, ölüm haberini tesadüfen birkaç hafta sonra bir başka Türk’ten duymuştu. Sırf onun için arada Türkiye’ye gelmiş olabilirdi ancak, Tanju da gidince hepten unutmuştu Türkiye’yi de, Urla’yı da…
Aslında İngiltere’den ayrılmadan önce Esat yıldönümü tarihinin farkındaydı fakat ilk iki haftayı İstanbul’da geçirdiği için tarih ayarını hepten kaçırmıştı. Zaten yirmili yaşlarından beri, zaman ve süre algısında düzeltmeyi asla beceremediği fabrikasyon bir hata vardı. Milenyumun ilk yıllarından itibaren Beyoğlu’ndan Kadıköy’e göçen tayfa yaşlanmadığı gibi, gün geçtikçe şarap gibi olgunlaşıp, her türlü gurme keyfin peşinden afiyetle koşmaya devam ediyordu. Nitekim bu iştah ve zevk ile geçen günler ona bir hafta gibi gelse de, iki haftalık keyif maratonundan sonra, Urla’daki tuhaf Mayıs sıcağı ve bulutlu hava, zaman algısını hepten yok etmişti. Ne kadar felsefi bir iklimdi bu, adeta yaza dem tutuyordu
Göbek kilidi Esat’ı fazla zorlamadan açılmıştı fakat kapı açılmıyor, yerinden kımıldamıyordu. Demir rum kapısı yılların ağırlığıyla zemine oturmuştu. İki üç kez var gücüyle zorlamasına rağmen kapı üst tarafından ancak iki üç milim esneyebiliyordu.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir sokağa dönen, eskinin meşhur Zafer Caddesi’nde, gelirken gördüğü tek tük açık dükkandan biri olan antikacıya tekrar girdi. Önünden geçerken, çaldığı plak sayesinde ayaküstü sohbet etmişler, Tanju’nun ölüm yıl dönümünün o gün olduğunu bu vesileyle hatırlamıştı.
Şehirli olduğu her halinden belli olan antikacı, antikacı Bilgin, önündeki tezgaha eski bir tüfeğin tüm aksamını dağıtmış, bakım ve restorasyonuyla vakit geçiriyordu. Pikapta Rodrigo’nun Gitar Konçertosu çalıyordu. Küçük ve dar olmasına rağmen yüksek ve derin bir rum binası olan loş dükkan lokal ışıklarla aydınlanıyordu. Nostaljik ve antik eşyaların etkisi ile dışarıdaki zaman, mekan ve gerçekliğe zıt, içeride zamansız, coğrafi muafiyet içeren uhrevi bir atmosfer oluşmuştu. Taş duvarların, ahşap, demir, eski kitaplar, eski eşyalar ve yakılmış tütsülerle harmanlanan o endemik kokusunun da bunda etkisi vardı. Esat’ın yardım isteği üzerine kapı önündeki küçük masayı içeri alıp, arabasından aldıkları levye ile yaklaşık elli metre ilerideki eve gittiler. Bilgin önce altına destek verdiği kapıyı yükseltti, birlikte ittirdikleri kanat, arkasında birikmiş toz toprağın üzerinden bas bir sürtme sesi ile yarısına kadar açılmıştı. Yerler taş, sıva, kiremit ve ahşap parçalarıyla karışık bir moloz tabakasıyla kaplıydı. Antikacı başka bir konuda yardıma ihtiyacı olursa kendisini çekinmeden çağırabileceğini söyleyerek dükkanına döndü. Bu mesleği yapanlara göre fazla meraklı bir tip değildi. Canayakın tavrı Esat’ın hoşuna gitmişti. Eğer evin satışı gerçekleşirse, evdeki sağlam kalmış birkaç mobilya ve hala yerindeyse eskiden kullandıkları bakır kap kacakları ve diğer eşyaları evde bırakmak yerine ona hibe edebileceğini düşündü. Zira yıllar öncesinin “altın sokağı” sanki lanetlenmiş gibi boşalmış, köhne bir hale dönmüştü. Eski bakkal ve ölüm sırasını bekleyen yaşlıların takıldığı emekli kahvesinin dışında, antika dükkanı ve sahibi bataklıkta açan gül gibi bu sokağı cansızlıktan, renksizlikten kurtarıyordu. Kimbilir onun hikayesi neydi, niçin bu unutulmuş, tenha sokağa gelmişti ve hangi akla hizmet burada ticaret yapmaya çalışıyordu? Üstelik böyle bir sakinlik için yaşı da genç sayılırdı. Esat vücudunun yarısını soktuğu kapının ağzından geniş antreye göz attı, sonra bastığı yerlere dikkat ederek içeriye girdi. Bağbozumu Şenlikleri’nin yapıldığı haftanın sonu, 1978 yılı Ağustos ayının 19. günü, çatıyı bile sağlama almadan, kapıyı kilitleyip adeta yok olmuştu.

Zuhal, Pink Floyd, King Crimson, Rolling Stones, The Doors gibi rock müzik gruplarını Esat sayesinde öğrenmişti. O modern batı müziği deyince sadece Frank Sinatra, Elvis Presley, Beatles gibi birkaç popüler ismi biliyordu. Onları da çok popüler oldukları ve radyoda sık sık çaldıkları için anımsıyordu. Esat la tanışana kadar müzik, edebiyat ve tiyatro kadar ilgisini yoğunlaştırdığı bir konu olmamıştı. Tülay German ve yenilerden Cem Karaca ve Barış Manço ikisinin de ortak sevdikleri yerli müzisyenlerdi. Zuhal ayrıca Aşık Veysel’i de edebi olarak çok severdi. O yaşlarda iyi müziği, iyi müzisyenleri çok iyi bildiğini sanan Esat ancak otuzlu yaşlarında Aşık Veysel, Aşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş gibi halk ozanlarını daha anlamlı ve derin bulacaktı. Üniversiteyi İngiltere’de okuduğu için o yaşlarda Bob Dylan, Eric Burdon (Animals) gibi folk rock – blues rock müzisyenlerini daha fazla benimsemiş ve kendisine yakın hissetmişti. İlk yarı yılından itibaren kademeli olarak arttırdığı uyuşturucu alışkanlığı da dinlediği müziği etkilemişti. 1966 yılından itibaren bütün dünyayı sarmaya başlayan mutlak retçi ve sonsuz özgürlük isteyen hippi akımının etkisiyle, her hafta sonu arşınladıkları yeraltı kulüplerinde daha da saykodelik müziklerle tanışmıştı. Özellikle heykel bölümünden arkadaşı Peter ile gittikleri Kensington High Street deki Countdown Club da, üzerilerine yansıyan tuhaf film ve slayt görüntüleri eşliğinde ilk kez dinlediği Pink Floyd isimli grubun müziği, sözleri ve kısa süre de olsa arkadaşlık edebildiği Roger “Syd” Barrett uzun yıllar Esat’ı etkileyecekti. 1966 yılında Ufo salonunda verdikleri konserlerinin çoğunda fotoğrafları Esat çekmiş ve yıllarca koruduğu orijinal negatiflerin 2001 de dünyaca ünlü Japon bir koleksiyonere satılmasıyla, iki yıl süren ikinci dünya turunu buradan elde ettiği gelir ile gerçekleştirmişti.
Gün batarken Kalabak sahilini okşayan esinti Esat’ın yüzüne Zuhal’in saçlarından süzülerek ulaşıyordu. Ahh! O saçlarının kokusu… Hangi suyla yıkıyor, hangi sabunu kullanıyordu… Kırlarda çiçeklerin arasında mı tarayıp kurutuyordu? İnce telli ve ipek kadar yumuşak saçları hanımeli çiçekleri gibi huzur, deniz gibi özgürlük kokuyordu. Zuhal dizleri ve elleri kumda, saçlarını çocuksu hareketlerle sırt üstü yatan Esat’ın boynundan alnına doğru çekiyor, sonra zarif kavisler çizerek tekrar göğsüne kadar indiriyordu. Pikabın devri zayıflayan pillerden dolayı biraz düşmüş, sesi de biraz azalmıştı. Yine de bu, Esat ın takıntılı ince ayarlarını kaçırmamış, The Doors şarkılarından süzülen tınıların duygusunu ve yüzlerindeki çakırkeyif tebessümü etkilememişti. Son albümlerinin en sevdikleri şarkısı çalıyordu; Casus, aşkın casusu… ( https://www.youtube.com/watch?v=GfUspZAbLXY ) Esat babasının geçirdiği felç sebebiyle dönmek zorunda kaldığı Urla’da henüz ikinci dolunayı bile görmemişti ancak çeyrek asırlık hayatının en mutlu iki saatini yaşıyordu. 1970 yılı Eylül’ünün 24. günü saat 17.14 te Zuhal Esat’ın evlilik teklifini kabul etmişti. (Devam edecek)

Emin Araç