Bir Numunenin Dansı -Bölüm 2

17/08/2019Emin Araç, Yazarlar

Esat ile Zuhal doğma büyüme Urla’ lı olmalarına rağmen, yirmibeşinci yaşlarına dek hiç tanışmamışlar, çarşı pazarda bile karşılaşmamışlardı. İkisi de aynı yaştaydı. Çocukluk ve ilkokul yıllarını, tatilleri de dahil olmak üzere Urla’ da geçirmişlerdi. Zuhal Çeşmealtı’ nda bir tarlada, Esat 1922 öncesinde rumlar tarafından inşa edilmiş, altında caddeye (Zafer Caddesi) bakan dükkanları olan, arkası avlulu iki katlı büyük bir taş evde doğmuştu. Ebe geç kalmasına rağmen Zuhal kolay bir doğum ile tarladaki çardakta ilk nefesini alıp ağlamıştı. Esat’ ın doğumu ise zor bir doğum oldu. Başta babası Hüseyin Bey’ i, dedesini, halalarıyla dayısını, kısaca tüm ev halkını çok korkutmuştu. Hamileliğini rahat ve sağlıklı geçiren annesi Ayfer Hanım, doğum sırasında bebeğin ters gelmesini panik yaparak yeni bir atak yaşamış, doktor ve hemşireler de dahil olmak üzere evdeki herkesi stresli bir teyakkuza geçirmişti. Bu arada Esat dünyaya kıçıyla selam vermiş ancak, hem annesinin yarattığı telaştan, hem de nefessiz, ve hareketsiz bedeninden dolayı ölü doğduğu sanılarak içinde kanlı bezlerin durduğu çinko leğene bırakılmıştı. Annesine yoğunlaşan doktor dozunda bir sakinleştirici ile durumu hızlı bir şekilde stabilize etmeyi başardı. O anda ebe hemşire Esat’ ın hareket ettiğini farkederek ayaklarından tuttuğu gibi onu leğenden çekip almış, baş parmağı ile ağız içinde bir yere müdahele ederek oksijen almasını sağlamıştı. Poposuna attığı şaplaktan sonra Esat’ ın ilk ağlaması odadan avluya kadar dakikalarca bütün binada yankılanmıştı.

Zor yıllardı. 2. Dünya Savaşı’ nın beşinci yılı bitmiş, Türkiye savaşa fiilen girmese de, ekonomik ve sosyal açıdan ciddi yaralar almıştı. Ekmek uzun süredir karneye bağlıydı. Geçen beş senede tarım üretimi ciddi ölçüde düştüğü için, kıtlık ve yokluk oluşmuştu. Herkesin ekmek alabilmesi için çıkarılan karnelere, daha sonraları zeytin, şeker gibi gıdalar da eklenmişti. Fiyatları ve adetleri hükümet belirliyor, halkın günlük veya haftalık aldığı miktarlar bu karnelere işleniyordu. Alınan ekonomik tedbirler dahilinde Urla’ daki birçok vatandaşın tarım, orman ve hayvan ürünlerine de kısmen veya tamamen el konulmuştu. Başbakan orduyu ve ülkeyi emniyet altına almak adına hareket ettiklerini dile getirmesine rağmen, devlet karaborsacılığın önüne geçemiyordu. Zuhal’ in babası Köylü Fikri, sol görüşleri olan mütevazi bir rençber iken, Kalabak’ ta balıkçılıkla geçinen kardeşinin yardımlarıyla son yıllarda karaborsaya düşen zeytinyağını şehirde satarak ciddi bir kar sağlamıştı. Buradan kazandığı parayı biriktirir, kaymakamlığın gözüne batmadan ekinini eker, beş on tavuğu, birkaç keçisiyle günlük yaşamlarını idame ettiririrdi. Zuhal’ in dışında bir oğlu daha vardı. Servet Zuhal’ den dört yaş daha büyüktü.

Esat’ ın kardeşi yoktu. Savaş yılları, özellikle son üç yıl, ailesi için talihsizliklerle dolu geçmişti. Atatürk’ ün ölümünden sekiz ay sonra önce babaannesi, çok genç sayılabilecek bir yaşta, kırkbeş yaşında ani bir kalp durması sonucunda evlerinin salonunda, oturduğu yerde vefat etmişti. Sıcak bir Temmuz öğleninde çarşı alışverişinden dönmüş, akşam yemeği için hazırlık yaparken başlayan çarpıntısını dindirmek için hazırladığı kolonyalı suyu içmişti. Biraz dinlenmek için salondaki vantilatörün önüne oturmuş, bir süre sonra da kalbi durmuştu. Aile daha kendine gelemeden, Almanların Polonya’ yı işgal ettiği ve Avrupalı müttefiklerin Almanya’ ya savaş açtığı haberleriyle, Avrupa ve de bağlı olarak Türkiye karanlık bir koridora girmişti. Sosyal ve ekonomik dengelerin iyice bozulduğu 1943 yılının yılbaşı arifesinde de, Ayfer Hanım’ ın annesi ile babası İzmir Kızılçullu’ daki evlerinde çıkan yangında dumandan zehirlenerek can vermişlerdi. Bu yangında kardeşinin de vücudunun yarısı, sağ tarafından başlayarak ikinci dereceden birinci dereceye kadar yanmıştı. Esat’ ın dayısı olan Canfer’ in odasında başlayan yangına, elinden halıya düşen sigara sebep olmuştu. Fakat Canfer bunu hiçbir zaman dile getirmemiş, vicdan azabını içinde dikeniyle ezip, bilinen yüzüyle yangının rezistanslı ısıtıcıdan kaynaklandığına neredeyse kendisini de ikna etmişti. Hastaneden taburcu edildiğinden beri Urla’ da ablası ve onun kayınpederi Paşazade Halil Kemal’ in himayesinde yaşıyordu. Bu facia, fiziksel olarak neredeyse yarım kalmış, uykularını hezeyanlar içinde geçiren Canfer gibi, genç yaştaki Ayfer Hanım’ ı da ruhen hasta etmişti. Uzun süreli ilaç tedavileri görüp, iki defa kısa süreyle de olsa Manisa’ daki akıl hastanesine yatırılmıştı. Eşi Hüseyin Kemal’ in babası Paşazade Halil Efendi, türlü türlü işlerle zenginleşmiş, güçlü, zeki ve politik bir adamdı. Ulema olan babasının tersine küçük yaşlardan beri kafası ticarete çalışmıştı. Henüz eşi hayattayken, bayramlarda maaile oturdukları büyük ve neşeli sofralarda anlatılanlara göre daha ilkokul çağlarında sınıfta çekilişler yaptırır, birini de kendisine ayırdığı ve yirmibeş ayrı çocuğa, çekiliş ödülü olan oyuncağın “çeyreği” bedelindeki kura numaralarını satar, ederi “bir” olan oyuncak ile “beş” kar edermiş. Arada bazen piyangoyu kendisine çıkartır, oyuncağı sonradan yine bir arkadaşına satarak, karını yüzde on daha arttırdığı olurmuş. Daha yirmili yaşlarında Urla’ dan İstanbul’ daki saray ve yalılara, bölgede yetişen en güzel sebze ve meyveleri, zeytinyağının hasını, bulduğu nadide hayvanları ve hatta Topkapı Sarayı’ nda demlenen çayda, pişen kahve ve sahlep gibi içeçeklerde kullanılan suyu Karaburun yakınlarındaki bir kaynaktan temin edip satarmış. Aynı kaynağın suyuyla çok uzun süre bölgede buzculuk da yapmış. Saray erkanına karşı her zaman politik davranmayı becerebilen Halil Efendi cömert ve alçakgönüllü bir ticaret stratejisiyle zaten sürümden gani gani altın kazanmış, lakin bölgede tespit ettiği bir çok antik kalıntıyı da Yunan ve İngiliz’ lerin talanından kurtardığı için de, V. Reşad tarafından hem Meziyet Nişanı hem de Ziraat Liyakat Nişanı ile onurlandırılmıştı. Meziyet Nişanı, sahibi ölünce geri alınacağı için saray Liyakat Nişanı’ nın da babası üzerinden aileye verilmesini uygun görmüştü. Bu, kayıtlarda en son kime verildiği belli olmayan sonuncu Ziraat Liyakat Nişan’ ıydı. Böylece Yörük Halil, Halil Paşazade olarak anılmaya başlamış, bugünkü Urla Merkez Mezarlıkları’ nın batısındaki ve güneyindeki hektarlarca araziyi kısmen sarayın hibesi, büyük bir kısmını da kendi parasıyla rumlardan satın almıştı. Kısa süre içerisinde Urla’ nın tek eldeki en verimli tarlalarını ve bağlarını oluşturmuştu. Rum üzüm tüccarı Kosta’ nın, “Altın Sokak*” taki evinin bitişiğinde, kızı ve damadı için yaptırdığı evi de, Türklere tapu satmamaya özen gösteren sahibinden, Urla ve yarımadadaki diğer ortodoks kiliselerinden de sorumlu piskopos Krillos ile geliştirdiği dostluk sayesinde almayı becermiş, aile evini oraya taşımıştı. Torunu Esat da ileride bu evde doğacaktı…

Ne yazık ki bu bolluk ve refah dönemi çok uzun sürmemiş, Avrupa merkezinde çıkan, küresel büyük savaş sonrasındaki işgal ve Kurtuluş Savaşı’ yla gölgelenip, yerini birçok zorluk, mücadele, acı ve insanlık dramına bırakmıştı. Lakin Halil Paşazade, işgal ve savaş yıllarında Kuva-yi Milliye nin Ege Bölgesi’ nde, özellikle Yarımada örgütlenmesinde ciddi çabalar sarfetmiş, ailesini Denizli Köyü’ ndeki eve yerleştirip yanında çalışan ırgatları, teknik işçi ve kahyalarıyla silahlı bir birlik oluşturarak, vur kaç teknikleriyle, Urla ve çevresinde düzenli ordu faaliyet gösterinceye dek bilfiil işgalcilerle savaşmıştı. Urla’ nın işgalden kurtulmasından sonra, Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri döneminde eşi Emine ile oğlu Hüseyin’ in desteği, kızları Cavidan ile Neriman’ ın hayatına kattığı yaşam enerjisiyle ailesini, işini ve evini önce ayağa, kısa süre içinde de şaha kaldırmıştı. 1923 yılında İzmir’ de yapılan İktisat Kongresi’ ne katılmış, sonrasında Urla ve Yarımada’ da, çiftçinin özendirilmesi, ziraat tekniklerinin geliştirilmesi ve Tarım Kredi Kooperatifleri’ nin kurulması konusunda da büyük hizmetler vermişti. 1934 yılında yürürlüğe giren Soyadı Kanunu ile ailesine, babasının önerisi olan Yörükoğlu veya Paşazade yerine, eşiyle hayranlık duydukları Mustafa Kemal’ in öz ismi Kemal’ i soy ismi olarak almışlardı.

Hüseyin Kemal’ i de güçlü bir erkek yapan ailesinin maddi servetinden ziyade, annesinin doğal bilgeliği ve babasıyla deneyimlediği tüm bu tecrübeler olmuştu. Esat’ ın doğumundan önce Ayfer Hanım yaşadığı travma ve ruhsal çöküş sebeyiyle ilk hamileliğinde düşük yapmış, ikinci hamileliğinde ise bebeği doğum sırasında kaybetmişti. Herşeye rağmen Hüseyin, sakinliği, dengesi ve iyimser karakteriyle, savaşın bitimine ve oğlunun doğumuna dek geminin dümenini babasıyla sıkı tutmuş, bolca sabır, şefkat, tutumluluk ve doğru yönetimle, bir kez daha Kemal Ailesi’ ni fırtınalı denizlerden limana taşımayı başarmıştı.

1964 yılının yazı Zuhal için çok eğlenceli geçiyordu. Babası Çeşmealtı’ ndakinden sonra Kalabak’ taki ikinci sahil gazinosunu açtığından beri ona daha toleranslı davranıyor, eskisi kadar kısıtlayıp baskı kurmuyordu. Zira Zuhal hayatı boyunca uslu bir çocuk, iyi bir öğrenci, hamarat bir genç kız olmasına rağmen, saf ve duru bir aura içerisinde, çarpıcı bir güzelliğe sahipti ve öncelikle bu sebepten, Köylü Fikri kızına son üç yıldır nefes aldırmıyordu. Daha onsekizine girmeden, gerek Çeşmealtı gerek İskele eşrafından, onlarca kayınpeder adayı, mecnun olmuş oğullarına Fikri den olma Esma dan doğma bu kızı istemiş veya istetmişti. 1960 ve 61 yıllarında ilçenin merkezi ve sahilde yaşanan birkaç genç kız cinayeti ve tecavüz vakası da babasının iyice katı davranmasına sebep olmuştu. Ancak bu yaz farklıydı. Fikri Şubat ayında kiraladığı üç dönümlük deniz kenarı arsaya Çeşmealtı’ndaki gazinonun neredeyse aynısını kopyalamıştı. Yol kenarında araçların rahatça parkedecekleri bir otopark sahanlığı, kendir halatlar, ahşap kazıklar, çeşit çeşit gül ve dar bir çim alanla otoparktan ayrılmış restoran, kum plaj, kabin ve duşlar bölümü… İlkini kendi sahillerinde uyguladıkları bu model, İnciraltı, Narlıdere ve Güzelbahçe’deki plaj yerlerinden ötesini merak eden günübirlikçilerin ve denize uzak oturan yazlıkçıların büyük ilgisini görmüştü. Genelde araçları ile ailecek gelen ziyaretçiler, önce kahvaltı yapar daha sonra kabinlerde mayolarını giyip iki dönümü plaja ayrılmış alanda şemsiyelerin altında günlerini geçirirlerdi. Restoran bölümünde yemek yenilmesinin yanı sıra bezik, tavla, domino, çeşitli iskambil oyunları oynanır, radyo veya pikapta da her zaman müzik olurdu. Bu yüzden sahildeki bu tip tesisler “sahil gazinosu” olarak adlandırılmıştı. Bu gazinolar, acımasızca betonlaştığı, modern asfaltlarla kaplandığı için yaz aylarında kavrulan şehirden kaçan İzmirliler’in popüler, ve neredeyse geleneksel yaz aktivitesi haline gelmişti. Özellikle Çeşmealtı’nı uzak bulan şehirli müşterileri Kalabak’taki yeri daha ilk yılında ihya etmeye başlamışlardı. Zuhal bu yıl abisine yardım ediyordu. Geçen yıl reşit olmuş, Urla Lisesi’ni taktirname ile bitirmişti. Üniversiteye gitmek istiyordu fakat babası buna izin vermemişti. Kızını bu yaz yanında huzurla zaptedemeyeceğini idrak edince de, Zuhal’i yeni gazinoyu işletecek amcası Sadri ile abisi Servet’ e emanet etmişti. Sadri amcası bir yandan balıkçılığa devam ediyor, gün ortasında uyuduğu için de gazinoyu gündüzleri, Çeşmealtı’nda deneyim kazanmış dört eski çalışanın yardımıyla Servet ve Zuhal çekip çeviriyorlardı. Babası bu baharda gıcır gıcır bir İmpala aldığı için, eski Willys jipi de Servet’e vermişti. Zuhal sene içinde araba kullanmayı da öğrenmişti. O yaz en keyif aldığı hobileri, hafta içi sakin günlerde jip ile yolun karşısına geçip Yücesahil sırtlarındaki zeytinlikler arasında dolaşmak ve zaman zaman jipin gücünü test edeceği küçük maceralar yaşamak, lisedeki edebiyat öğretmeni sayesinde iyice geliştirdiği tekniğiyle kısa öyküler yazmak, geçen yaz gazinolarında tanıştığı Fransız turistin ona da öğrettiği ve hediye ettiği yoga kitabındaki hareketleri yapmak veya yapmaya çalışmak, kız arkadaşlarıyla kabinlerde makyaj yapıp sonrasında yakalanmamak için denize girmek ve üniversite ya da askeri okullara giden eski okul arkadaşlarıyla mektuplaşmaktı. Özellikle Hava Harp Okulu’ nda okuyan ve pilot olma hayaliyle İzmir’e yatılı giden Ayhan ile yazışmak onu çok heyecanlandırdı.

Gazinoda çalan müziklerle Servet, geç saatlerde de amcası ilgilenirdi. Servet yıllardır babasının Çeşmealtı’ndaki gazinoda çaldığı plaklarından ve dinlediği müzikten bıkmış, Kalabak’taki yeni mekanlarında akşam saatlerinden önce neredeyse hiç Türk Sanat Müziği veya Halk Müziği çalmamaya gayret etmişti. Zaten son yıllarda Erol Büyükburç’un başlattığı akım gençler arasında popüler olduğu için, Alpay, İlham Gencer, Şevket Uğurluer, Barış Manço, Dario Moreno gibi sanatçıların yabancı sözlü veya yabancı bestelere adapte edilmiş türkçe sözlü şarkılarını çalıyordu. Batı’da Elvis Presley’in bayrağını taşıdığı akım bütün dünyada twist ve rock & roll’u gençlerin ve genç kalanların eğlence müziğine dönüşmüştü. Türkiye’de tam bir twist fırtınası esiyordu. Servet’in bu yılki favori 45’liği, bir yüzünde Öztürk Serengil’in söylediği Abidik Gubidik Twist, diğer yüzünde henüz onsekiz yaşında olan Ajda isimli genç bir aktrisin filminde söylediği Göz Göz Değdi Bana isimli şarkısının olduğu plaktı. Bu plağı o kadar çok çalmıştı ki, çizilip yorgun düşen ilk ikisinden sonra üçünçüsünü de almıştı. Aynı şekilde Zuhal de ağdalı müziklerden hoşlanmıyor, abisinin aldığı plakları daha çok seviyordu. Fakat özellikle bir sanatçı vardı ki, o yıl plağını Servet, üçüncü Serengil plağıyla alıp getirmişti. Zuhal’e “- Hadi kardeşim koy bakalım şu plağı, kimmiş bu Tülay German. Bana da soğuk bir bira versene… Kemeraltı cehennem gibiydi.” diyerek plağı uzattı. Zuhal daha plağı çıkarırken sanatçının kapaktaki fotoğrafına hayran olmuştu. İğneyi dönen plağın başına koyup sesi biraz açtı. Birkaç saniye süren dip sese önce derinden Anadolu nağmeleri girdi, ardından batı enstrümanlarının tınıları eşliğinde meleksi bir ses yayıldı Fikri’nin Yerine… Rüzgarsız ve sıcak havadan bunalmış az sayıdaki hafta içi müşterisi de bu girişe anında tepki verip kulak kabartmıştı. Ekolu kayıttan dolayı kısa bir süre için cır cır böceklerinin inlettiği alanda ilahi bir atmosfer oluşmuştu. Tam yirmiyedi saniye süren bu vecd hali ani bir değişimle herkese tanıdık gelen ancak batı sazları ile çalınan bir Anadolu türküsüne dönüştüğünde müziği takip eden herkeste bir kıpırdanma başlamıştı. Şarkı sonlarına doğru kendini neredeyse tamamen Tülay German’ın ilahi sesine teslim ediyor ve kendisini tekrar çaldırmak için insanın tüylerini diken diken bırakıyordu. Zuhal aynı şarkıyı üst üste dört defa çaldıktan sonra ciddi şekilde duygusallaşmıştı. Aklına Ayhan düşmüştü. Babasının bu yaş gününde hediye ettiği kol saati 18.20’yi gösteriyordu. 1964’ün 15 Temmuz’unda güneş saat tam 20.35te batacaktı. Abisinden jipin anahtarını istedi. Çaktırmadan buzdolabından bir bira, bir su, bir de gazoz aldı. Adisyonların yanındaki defter kalemini ve abisinin paketinden çektiği iki Çamlıca sigarasını da çantasına koyup gün batımını tepeden izleyeceği ve Ayhan’a olan farklı hislerini belki de nihayet kelimelere dökebileceği Yücesahil sırtlarındaki gizli yerine doğru yola koyuldu.
(Devam edecek.)
Emin Araç / Urla

*Altın Sokak: 1922 öncesinde Rumların Zafer Caddesi’nin şimdiki “Sanat Sokağı” olan yaklaşık 200 metrelik bölümüne verdikleri isim.