Bir Numunenin Dansı -Bölüm 3

17/08/2019Emin Araç, Yazarlar

“Her şey hazır gözüküyor” dedi Bilgin*. “Başkan sekizi çeyrek geçe Köprübaşı’ndaki takın önünde olacaklarını söyledi. Yukarıdan gelmek istememişler. Şener Abi, Cem Yılmaz ve İlber Hoca direk yanına geleceklermiş. Galiba film işi ciddiye bindi. Kürsüyü yukarıdan aldıralım, sonra çıkabiliriz. En geç sekizde burada olmamız gerekiyor.”
“Tamam ben hazırım” dedi Esat. “Unutma yirmi kalibre olması gerekiyor tüfeğin. 15,7 milimlik namlu çapına uygun fişeklere hazırlamam gerekiyordu. Saat tam 19.22’de 15. saniyede sıkmam gerekiyor. 45 saniye içinde dört atış…” Cebindeki fişekleri çıkarıp gösterdi, el yazısıyla numaralandırılmış olmalarının dışında sıradan el yapımı fişeklerdi.
Bilgin telsizle teknik ekibe seslendi: “Arkadaşlar gördüğüm kadarıyla hepimiz hazırız… Başkan sanatçılarla Köprübaşı tarafından gelecek. Kürsüyü lütfen oraya alalım. Ben Esat Bey ile bir saatliğine ofisten ayrılıyorum. Saat 19.45’e kadar tüm acil çağrılarınıza Gamze Hanım cevap verecektir.”
-”Tamam kaptan.”
-”Tamamdır.”
-”Anlaşıldı.”
-”Bilgin Abi Fikret Kuşkan seni soruyor. Ne diyelim?”
-”Fikret Bey’in söyleşisi saat onda başlayacak. Saat dokuzda onu otelinden alacağımı söyleyin. Onun için Woodford alındı değil mi? Eşi için de Can Bey’den şarap bekliyorduk. Geldi mi şaraplar?”
-”Woodford okey, şaraplar biraz önce geldi.”
-”Tamam. Biz çıkıyoruz, top sendedir Gamze. Ben telefonu kapıyorum bir saatliğine…”
-”Tamam boss a nova.”
Hayatında aşılmadık bir sınır bırakmamış bu adam için Bilgin’in yapamayacağı bir şey yoktu. Bu emrivaki, ki ilki, tam da bu vakitte, hoşuna gitmedi. Ancak zaten ne o “Hayır” diyebilirdi, ne de Esat bir şey istiyorsa ona “Hayır” cevabı sökerdi. Yapabileceği birşey yoktu. Geçen yaş günüden bu güne, üçyüzaltmışbeş günü aynı çatı altında, aynı yemeği paylaşıp aynı müzikleri dinleyerek bir arada geçirmişlerdi. Bu süre içinde birbirleriyle her şeylerini paylaştılar. Özellikle bu yılın uzun kış gecelerinde, ne sır kaldı anlatılmadık, ne de konuşulmamış, aydınlanmamış bir konu… Esat artık ona da istediği suretlerinde görünebiliyordu. Aynada tersten okunan yazılar gibi, geçmiş suretleri dıştan içe, bugünün ötesindekiler de içden dışa doğru kendini gösterirdi. Bu belli belirsiz, saydam bir enerji katmanıydı. Bugün an an ondokuz yaşındaki delikanlı sureti görünüyordu yetmişbeş yaşındaki bedeninin çevresinde.
Son dört günün büyük bir bölümünde Esat evden çıkmamıştı. Bilgin bir şeyler çevirdiğini biliyordu ama dokuz yıl aradan sonra tekrar yüklendiği Urla Sanat Geceleri’nin son hazırlıkları yapılırken onu yalnız bırakması da kaçınılmazdı. Son iki gündür zihni artık tamamen açılış gününe kilitlenmiş ve neredeyse hiç uyumamıştı. Zira bir yandan bu festivalin tekrar yapılması için bütün parayı ortaya koyan Esat olduğu için, onu kendi stresinden uzak tutmak için evde yalnız kalmasını göze alması gerekiyordu. Ondört milyon yediyüz bin küsür yaklaşık 15 milyon lira… Her gecesi için neredeyse 1milyon… Dolayısıyla Bilgin’e Mart ayında aktardığı bu para zaten, beraber geçirdikleri vaktin ve yoğunluğun farklı bir amaç doğrultusunda peyderpey, günler yaklaştıkça azalmasına sebep olmuştu. Son hafta da sadece yemek ve uyku saatleri bir arada geçti, o da iki gün öncesine kadar. Bilgin yüksek bir sorumluluk ile, 2011 yılında gerçekleştirdiklerinden çok daha katmanlısı, saygını ve ötesini yaratma arzusu ve herşeyden önce artık babası bellediği Esat Kemal’i onurlandırmanın motivasyonuyla zihninin ve fiziksel enerjisinin büyük kısmını bu işe adamıştı. Esat’ın heybesindeki her şey ile Bilgin’in tüm birikimi, geçen dört ayda, ilksel çorbanın içinde birbirine bağlanan moleküllerin yavaşlığı, yoğunluğu ve gücünde birbirine bağlanmıştı. Bunun için fiziksel olarak birbirlerine ihtiyaçları yoktu. Esat zaten her şeyi Bilgin’inkilerin üstüne fazlasıyla dökmüştü. Para, yurtdışı ve yurt içinde ki bütün bağlantıları, sanatçılar, sanat tacirleri, basın, acentalar, koleksiyonerler, müzayede evleri… Verdiği çeşitli dönemlere ait telefon fihristlerinde çoktan ölmüş devlet adamlarından, Elon Musk’a, yanına 1989 tarihi notu düşülmüş Pablo Escobar’ın çağrı cihazı numarasından, Steve Jobs ve Teşkilat-ı Kadim üyelerinin numaralarına kadar ayrıca birçok başka numara… Elbette Sanat Geceleri için aranacak numaralar belliydi. Yine de sırf merakından bir gece İskele’deki ankesörlüden Elon Musk’ın numarasını aradı. Daha sonra kendisiyle tanıştığında teyit alacağı gibi, cevap verildikten iki saniye sonra “El !” diye cevaplanmıştı çağrı. Telefonu kapadı. Arabasına binerken ankesörlü telefon uzun uzun geri çaldırılmıştı.
Bilgin saatine baktı. Sandalyesinin yanındaki, askeri görünümlü, tekstürlü özel bir boya ile petrol mavisine boyanmış demir diktörtgen sandığın kapağını kaldırdı. “Winchester’ ı alıyorum o zaman… Bana yaş günümde hediye ettiğini.” “Evet o uygundur.” dedi Esat. Bilgin tüfeği bir taşıma çantasına koydu, Esat’ı oturduğu yerden babasını kaldırır gibi, bir avucuyla avucunu kavrayıp dirseğinden az bir destekle tek hamlede ayağa dikti.
Sokak şimdiden ana baba gününe dönmüştü. Olabildiğince hızlı bir şekilde otoparka yürüdüler. Bilgin göz göze geldiği tonmaystere, sokağa döşettikleri ses sisteminin kusursuz çalışmasından memnun bir tebessümle selam verdi. Japonya’dan gelen sistem suni uğultu ve gürültüler ile test edilmişti ancak gerçek insan kalabalığında bu denli verimli olacağı konusunda endişeleri vardı. Ofislerinden otoparkın girişine kadar müzik sesi her noktada mükemmel bir homojenlikteydi. Sistem alanın bütününde, arka sokaklara kadar aktifti. Ses gücü, orta merkezlerde ölçülen uğultu desibeline göre her hoparlörde kendini otomatik olarak kalibre ediyordu. Bu sayede bir metre çapındaki kişisel alanların dışında kalan fazlalık uğultu, müziğin önüne geçmiyordu. Ses seviyesi de kimseyi rahatsız edecek bir seviyede değildi. İnsanlar rahatlıkla yanındakilerle konuşabiliyordu. Dokuzyüzonaltı adet el içi büyüklüğünde hoparlör, yüzseksenbeş adet ölçüm cihazından gelen veriye göre çalışıyordu. Esat’la Bilgin’e göre Algısal Müzik (Perceptual Music)’te çığır açacak ancak henüz YouTube’da en çok dinlenilen komposizyonunun kırkbin kişiye ulaşmadığı Klaus Hoffman Freq’e yaptırdıkları dört saatlik blok müzik insanları rahatlatmış aynı zamanda da varoluş coşkularını açığa çıkarmıştı. Neşeli gözükmeyen, mahcup veya yalnız duran, anıyla bütünleşmemiş tek bir kişi bile görmemişlerdi yüz metre boyunca. Herkes keyfinden ve her şey halinden memnun gözüküyordu. Otoparka girip, sınırını bir adım geçtiklerinde müziğin sesi büyük oranda düştü. Sistemin getirdiği bu özellik sayesinde aktif alanın dışında kalan yerlere fazla gürültünün gitmesini de engelleniyordu.
Birkaç adım sonra Esat durdu, cebinden çıkardığı bordo renkli keseyi yumuşacık bir tebessümle Bilgin’e uzattı. “Doğum günün kutlu olsun. Ayrılmadan geçirdiğimiz bir yılın, bugünün, 3. Sanat Geceleri’nin anısı olsun bu!” Çok kısa bir süre için sekiz – on yaşındaki çocukluk gözleri bindi Esat’ın şefkatli ve mutlak eminlik dolu bakışlarına. Bilgin Esat’ın elinden keseyi alıp ona koca koca sıkıca sarıldı. Hissettirdiği bu güven ve zerafeti karşısında onun da gözleri dolmuş, bakışı ıslanmıştı. Esat’ın bildiği bütün suretleri bir arada ve birbirlerine bağlanmış bir şekilde akıştılar ikisinin çevresinde. Esat onun sırtını okşarken konuşmaya devam etti. “Beni şaşırtmayacağını seni on yıl önce ilk tanıdığımda anlamıştım sıska adam. Tesadüflere yer bırakmayacak kadar büyük düzensizliklerin düzeninden damıtılan bu evrenin, biraz geç gibi gözükse de aslında tam zamanında verdiği bir armağan oldun sen bana. İnsan dünyasının düzeninden daha çok sevdiğim bu kozmik düzensizlikte hata yapmış olabileceğimi düşünürken buldum seni. İyi ki varsın!… Hadi geç kalmadan gidelim…”

“Hadi ama geç kalacağız” diye tekrarladı Esat. Bilgin kollarını gevşetip geriye çekildi, merakla keseyi sol elinin içine boşalttı. İçinden altın bir alyans ile üç butonlu bir araba anahtarı çıkmıştı. Alyans sol elinin işaret parmağına tam denk geldi. Arabanın otoparkta olacağını tahmin edip gayri ihtiyari olarak anahtarın üzerindeki yeşil butona bastı. Büyük bahçenin ortasındaki Sağlık Ocağı binasının arka tarafında kalan alandan spiral helezonik iki kısa ses, ardından mekanik bir kaplanın kükremesini andıran güçlü bir motorun sesi duyuldu. Binanın arkasına geçtiklerinde siyah çizgili elma kırmızısı 35 UB 1507 plakalı 1972 model bir Mach 1, farları açık, çalışır vaziyette onları bekliyordu. “Yok artık !” diyebildi sadece Bilgin. “Peugeot ile gitmeyiz sanırım…” dedi Esat.
Kalabak Yücesahil sırtlarındaki kayalık alana vardıklarında saat yediyi çeyrek geçiyordu. Karantina Adası’nın tam üzerinden yüzlerine vuran güneş gün batımına yaklaşık bir buçuk saat kala hala yakıyordu. Genelde esintisi ve denizden gelen rüzgarıyla anılan bu mevkide o an en ufak bir kıpırtı dahi yoktu. Ağustos böceklerinin sesleri frekansı değiştirecek kadar güçlüydü. Esat yeleğinin cebindeki 4 fişeği arabanın üzerine koydu. Bilgin fişeklerin içinde devinen parıltıları fark ettiğinde, tüfeği uzatırken bir tereddüt yaşadı. Bunu fark eden Esat tüfeğe uzanırken Bilgin’e “Korkma! Benim ilham yerine zarar verdiğim biri veya bir şey hiç olmadı şimdiye kadar. Bu sadece simya.” dedi. “Biraz da atom fiziği, kuantum, astronomi ve astrolojik yorumlama tabii…” diye ekledi. Gelirken genel prensipleri, olasılık dahilindeki sapmaları, hüzmenin alanında bir taşma olursa nasıl müdahele edeceğini Bilgin’e anlatmıştı. ‘Acil sonlandırıcı ünitesi’ ile alandaki frekansı düzenleyip, ses ve görüntüyü manyetik kalkanın içinde izole edecek ‘nükleer manyetik rezonans cihazı’nı arabanın bagajına ve arka koltuklarının içine yerleştirtmişti. Kontrol panelleri torpido içinde, iki ana kumanda düğmesi ve seviye potları kapağın iç kısmındaydı. Esat numaralı fişekleri sırasıyla tüfeğin yatağına yerleştirdi ve ilk fişeği keskin bir kararlılıkla ateşleme odasına sürdü. Yoldan kayalıklara doğru yürürken Bilgin yolcu koltuğuna oturup torpido kapağını önüne açtı. Esat “Kalkanı çalıştırabilirsin…” dedi. Üzerine çıktığı, diz boyu yüksekliğindeki geniş taşın çevresini, yeleğinin sol cebinden çıkardığı plastik şişeden sabit bir basınçla fışkırttığı civa benzeri altın rengindeki bir sıvıyla geniş bir daire içerisine aldı. Arabanın merkezinde olduğu beşyüz metre çapındaki alanda, sınırları sıcağın yarattığı dalgalanmaya benzeyen şeffaf bir kalkan perdesi oluşmuştu. “Kaç dakikamız kaldı?” diye sordu Bilgin’e. “Bir dakika beş saniye…” dedi “dört, üç, iki, bir, tam bir dakika…” Esat gözlerini kapatıp üniversitedeki ilk karanlık oda dersinde öğrendiği saniye şaşırmaz metoduyla geri saymaya başladı. “59 Misissipi, 58 Misissipi, 57 Misissipi, 56 Misissipi…” Göz kapakları yavaş ve seyrek bir şekilde seğirmeye başlamıştı. Ancak kıpırtılar geçen her saniyede biraz daha ritim kazanıyordu. Bilgin son yirmi Misissipi’ ye girdiklerinde araçta oluşan ısıdan erimek üzereydi. Esat tüfeği hafifçe yukarı kaldırmış, işaret parmağının ilk boğumunu tetiğin üzerine yerleştirmişti. Fondaki cırcır böceği konseri, düşük frekanstaki helezonik seslerin ve yoğuşan ısının etkisiyle, geçen her saniye daha da şiddetleniyordu. “14 Misissipi, 13 Misissipi, 12 Misissipi, 11 Misissipi, 10 Misissipi…” Bilgin saatine bir kez daha baktığında Esat’ın bir saniye bile şaşmadığını gördü. Son dokuz saniyeye geldiğinde Esat sesli saymayı bırakmıştı. Göz kapaklarındaki kıpırtılar had safhaya ulaşmış, çene kaslarında da kasılmalar başlamıştı. 19.22’nin ondördüncü saniyesindeki dört, kendini beşe aktardığı anda Esat tetiği çekti. Namluyu ilk terkeden içerik müthiş bir patlama sesiyle yaklaşık 20 metre yükseklikte sabitlenen, içinde elektrik akımlarının dans ettiği dumandan yapılmış bir simit şeklinde geniş bir hare oluşturmuştu. Çevrelerindeki ağaçlardan havalanan kuşlarla birlikte cırcır böcekleri aniden susmuş, sessizlikte sadece harenin içine doğru uçuşan az sayıdaki kuşun kanat sesleri duyulmuştu. Harenin içine doğru uçan kuşlar havada yok olmuş, harenin içinden üstüne geçememişlerdi. Esat gözlerini açıp tüfeği biraz daha yukarıya kaldırdı. Bu kez namluyu tam harenin içine hedefleyip tetiği ikinci kez çekti. Daha düşük bir patlama sesiyle namludan çıkan ikinci içerik harenin hızlıca yukarı doğru esneyip yerine yavaşça çekilmesiyle birlikte kenarlarından üstüne doğru, altın tozundan belli belirsiz bir kubbe, iç katmanında ise gözle görülen bir ışık tayfı oluşturmuştu. Dumanın içinde gezinen elektrik akımları hızlı bir şekilde kubbenin dış yüzeyini kaplamaya başlamış, oluşan dış bükey, göze benzer form, tam karşılarından gelen güneş ışınlarını harenin içinden Esat’ın tam üstüne bir hüzme olarak indirmesini sağlamıştı. Dokuz numara gölge derecesine kadar kararan filtreli gözlüklere rağmen gözlerini kısmak zorunda kalan Bilgin, bu yoğun ışığın içinde Esat’ı ince bir karartı olarak bile seçemiyordu. Parmağını hafifçe ‘acil sonlandırıcı’ düğmesinin üstüne koydu. Dikkatle hüzmenin belirlenen sınırı aşıp aşmadığını gözlemliyordu. Herhangi bir taşma yoktu. Birkaç saniye içinde ışık hüzmesinin içinden üçüncü patlama sesi duyuldu. Bu diğerleriyle kıyaslanmayacak ölçüde büyük bir patlama olmuştu. Metrelerce uzağında olmasına rağmen sesin basıncından kulakları tıkanmış, tiz bir çınlama dışında adeta sağır olmuştu. Refleks olarak yumduğu gözlerini açtığında kubbede yoğunlaşıp harenin ağzından boşalan ışık hüzmesi, tepelerindeki bulutsu hare ve ışıltılı kubbesi tamamıyla yok olmuştu. Esat’ın üzerinde durduğu kayanın çevresindeki sınır çizgisinin üzerinde, kayanın yüksekliğine ulaşmayan ateşten bir çember oluşmuştu. Gözgöze geldiklerinde Esat’ın dudak hareketlerinden geçen her saniyede Misissipi saymaya devam ettiğini farketti. Saatine baktığında saatin 19.22’nin ellinci saniyesinde olduğunu gördü. “9 Misissipi, 8 Misissipi, 7 Misissipi, 6 Misissipi, 5 Misissipi, 4 Misissipi, 3 Misissipi, 2 Misissipi…” Esat Bilgin’e gülümseyerek tetiği dördüncü kez çekti. Kulaklarının o anda hala çınlıyor olmasından mı bilinmez hiçbir ses duymamıştı. Yoksa gerçekten mi hiç ses çıkmamıştı emin değildi Bilgin. Namludan yoğun bir duman tütüyordu. Esat tüten namluyu burnuna yaklaştırdı ve çıkan dumanı içine çekti. Kendinden beklenmeyecek bir güç ve çeviklikle tek sıçrayışla kayanın üstünden arabanın yanına sıçradı. “Sadece sıcak namlunun içine yapışan kehribar kırıntılarının dumanı bu. Tamamı erimeden sen de içine çek biraz. Hem sakinleştirir, hem de güç verir… İstersen arabayı ben kullanayım. Festivalimizin açılışına geç kalmayalım.” dedi. Bilgin Esat’ın kendisine doğru uzattığı namludan tüten dumanı burnundan derin bir nefes alarak ciğerlerine doldurdu. Nefesini boşaltırken “Tam bir numunesin sen gerçekten!” dedi. Önündeki panelden oluşturdukları manyetik rezonans kalkanını kapattı. Esat tüfeği bagaja koydu. İki makinenin de nükleer bataryalarını kapalı konuma aldı. Kapağı kapatıp sürücü koltuğuna geçti. Radyodaki sunucu 2020 yılının merakla beklenen etkinliklerinden biri olan 3.Urla Sanat Geceleri’nin bu akşam başlayacağını ve onbeş gün boyunca devam edeceğini duyuruyordu. Esat gölgelikten, arabayı teslim aldığında sakladığı Barış Manço 45’liğini çıkarttı. Plağı konsoldaki pikabın içine sürdü. Sesin derinliği değişmiş, plağın başlangıcındaki dört-beş saniyelik sessiz bölümdeki yüzey çıtırtıları duyulmaya başlamıştı. Lambaya Püf De’ nin bağlama ritmi ve sekiz silindirden gelen kükreme ile Mustang U dönüşü yapmak için hareket etti.

Zuhal’ in kendine gelmesini sağlayan patlama sesi, rüyasının uzaklaşan karanlığında birkaç kez daha tekrar etmişti. Güneş göz kapaklarının hemen arkasında gibiydi. Başında korkunç bir ağrı… Gözlerini çok çok yavaş açabildi. Göz kapakları milim milim kalkarken güneş de aynı hızda, yavaşça yerine dönüyordu sanki. Hemen bir karış önünde yazı defteri duruyordu. İnce bir esintiyle birkaç boş yaprak soldan sağa dönüp tekrar geri geldiler. Yakınında uçuşan kuşların kanat seslerini duydu. Oturduğu taşın üzerinden, sol yanına, yere devrilmişti. Burnuna yanık et ve çimen kokusu geliyordu. Nasıl kendinden geçmiş olduğunu hatırlamaya çalıştı. Fakat o anda zihninde, rüyasında gördüğü birkaç bulanık figürün, kulağındaki dağınık cümlelerin ve radyoda kanal ararken sıkça duyduğu seslere benzeyen seslerin izlerinden başka bir şey yoktu. Genel bir bulanıklık… Kafasını ve gövdesini sakince dikleştirdi. Ellerinin yardımıyla poposunu yavaşça, devrilmeden önce oturduğu taşa geri çekti. Biraz yükseldiğinde tam ortasında olduğunu fark ettiği, çember şeklinde yanmış alanı gördü. Rüyasında konuşan engereğin kafası da, bu 15,7 santim genişliğindeki çizgi üzerindeki her şey gibi yanıp kararmıştı. Yılanın cansız gövdesi çemberin dışında kalmıştı. Zuhal sağ tarafında duran çantasından, ucu görünen su şişesini çekip içindeki suyu kafasından aşağıya boca etti. Kalanıyla yüzünü yıkarken, yılanın rüyasındaki son cümlesini, daha doğrusu sorusunu hatırladı; “Melek olmanın gereklilikleri nedir Zuhal?”
Fikri’nin Yeri’nde** kıyamet kopmak üzereydi. Sadri ortalığı inletiyordu. Akşam suyuna çıkmadan önce, öğle yemeği sonrası adisyonların altına zulaladığı paketteki ‘doldurma’ları almaya gelmişti. Fakat, içlerinden boşalttığı tütünleri kenevirle harmanlayıp, yavru bir kuşu eliyle besler gibi, özenle tekrar doldurduğu iki sigarası pakette yoktu. Önce Servet’ten huylandı. İzmir sıcağından gelip de günün yorgunluğuyla içtiği bira** Servet’i çarpmış, kendini hamağa bırakınca da uyuya kalmıştı. Sadri o sigaraları Zuhal’in aldığını, tekini içip de tepede bir başına kendinden geçeceğini, Servet’i bir güzel dövmeden tahmin bile edemezdi.
(Devam edecek.)
Emin Araç / Urla