Bir Numenin Dansı – Bölüm IV

16/09/2019Emin Araç

“Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, çekme de ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, açma da ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, çekme de ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, açma da ört kız…..
Dönüş yolu boyunca şarkıyı defalarca baştan tekrar çalmıştı Esat. Onun keyfi yerinde ve şahaneydi. Sanat Sokağı otoparkına yaklaştıklarında, üst sokaklara kadar taşan araç karmaşasından dolayı arabayı, açılışını yapmak için son rötuşlarını yaptıkları R.F. binasının önüne parketti. Müzeyi Sanat Geceleri’ ne yetiştirememişlerdi. O gün araba parkedecek yer kalmayan Eski Rum Mahallesi’nde, arabayı koyabilecekleri bir park yeri olarak, geçen yıldan beri nihayet kendisine harcama yaptırmak dışında bir avantaj sağlamıştı bu bina.
Bilgin demir köprüden tekrar Yücesahil’e, Kalabak’tan başlayarak ovasına, İskele’sine, ve güney tepesine kurulmuş merkezinin kalbine doğru, Urla’nın sihirine akıştığı eğimli yolda, deniz ve adaların nadir güzelliğinde, kendisini kısa bir uykuya teslim etmişti. Bedeni günlerdir çok yorgundu. Zaten zayıf ve narin olan görünümü sağlıklı halini son haftada belirgin bir şekilde kaybetmişti. İdame eden bir yaratık gibi aklına sadece yaşamak için birşeyler yemek, kendini beslemek geliyordu. Tükettiği tütünün haddi hesabı yoktu. Yol boyunca rüyasında, önce yosunların ve yosun yeşili renginin hakim olduğu sığ sularda ağaç mantarı formunda genişleyen çanak yapraklı, gövdesi ve yaprak dipleri pancar renginde, su bitkileri arasında yürürken gördü kendini. Bu çocukluğunda dedesine yaptığı ziyaretleri hatırlatmıştı nedense ona. Başkan’la sanatçıların belediye binasından keyifli bir şekilde çıktıklarını, halkla şakalaşarak parkın köşesinden Köprübaşı’na doğru kıvrıldıklarını gördü. Kendisini dışı petrol mavisi, vitrin içleri beyaza boyanmış haldeki, yılların Aras Kırtasiye’si olarak işlemiş dükkanın sahibi olarak, önünde plaklarını ve gravürlerini sıralarken görüyordu. Çevredeki herkes ayaklanmış, Sanat Sokağı’nın girişindeki takın çevresinde müziğin sesi artmıştı. Başkan ve çevresindekiler Şafak Lokantası, Anıl Pastanesi, Ferhat’ın Yeri ve caminin bulunduğu noktada durdular. Başkan eliyle Arasta’ya ve sokağın içlerine doğru İlber Hoca’ya bir şeyler gösterip anlatıyordu. O esnada yüksekte kalan cami bahçesinden bir kişi Başkan’a laf atıp sataştı. Başkan bunu duymamazlığa verdi. Herkes gibi o da biliyordu ki laf atan kişi Urla’nın meczup, bazen bolca şarap tüketen, bazen cami bahçesinden dahi çıkmayan, raporlu engellilerinden Sakin’di. Bilgin Sakin’i tanıyordu. Normalde kesinlikle hem alkol alıp hem de cami bahçesinde olmazdı. Çünkü hayatta en çok Allah’tan korkardı. Bu işte bir iş vardı. İçine kötü bir his düştüğünü hissetti. Başkan konuklarıyla aşağıya doğru birkaç adım atmamıştı ki rençber poşusunu çıkaran Sakin elindeki eski tabancayla önce bir el havaya ateş etti. Arkasından, çığlıklarla bulunduğu yerden uzaklaşmaya çalışan, masaların altına veya yere doğru çöken insanların yarattığı panikte, kalabalığın arasında olduklarından dolayı sadece çökebilmek durumunda kalan Başkan’ a doğru iki el daha ateş etti. Meydandan polisin sireni çaktı. Sakin havaya bir el daha ateş ederek cami bahçesinin demirlerinden sokağın içine doğru atladı. Önce Emin Kıpkıp arkasından kebapçının elinden kurtulmuştu ki Berber Mustafa’nın dükkandan çıkarak attığı omuzla Numune Kasabı’nın önüne düştü. Elinden düşen silahı Zahireci Üzeyir hemen yerden aldı. Mustafa, arkasından kalfası, Sakin’in üzerine kapaklandılar. Ortalık bir anda karışmış, oluşan telaşla Bilgin’in ayakları, bacakları hafiflemeye başlamış, içinde aynı anda hem akan hem çırpınan bir devinim oluşmuştu. Kalabalığı yararak, kalbi şah damarında yukarıya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Endişe, kaygı, yitirme, birdenbire bulunduğu zeminin içine çekilmesi, karanlığa doğru önlenemez bir düşme hissi, kazanın gerçekliğe döndüğü an…
Esat sadece kontağı açtı. Arabayı durdurduğunda yarım kalan şarkı, plağın dönmesiyle kaldığı yerden tekrar başlamıştı. Hala uyumakta olan ve sıkıntılı bir rüya gördüğü belli olan Bilgin’ e bakarak gülümsedi. Dikiz aynasına asılı olan, ancak çınlamasın diye çekicini söktüğü küçük pirinç çanı eline aldı. Cebinden çıkardığı, çanın iki santimlik küçük çekicini içine astı. Ses çıkarmamaya gayret ederek çanı sol elinden sağ eline aktardı. Bilgin’i uyandırmak için sol elinin parmaklarıyla dikiz aynısına, kapı çalar gibi üç kez vurdu. İlkine tepki gelmeyince bir kez daha, daha da sert vurarak yineledi ve elindeki çanı Bilgin’in kulağına doğru bir kez, sonra bir kez daha salladı. “Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, çekme de ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, açma da ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, çekme de ört kız… Lambaya püüf deee, hoh deme püf de. Perdeyi ört kızz, açma da ört kız….. Çınlayan metalin sesiyle önce yüzüne doğru bir serinlik gelen Bilgin, ardından çanın sesini ikinci defa duydu. Belli belirsiz adım sesleri, insan sesleri karıştı duyduğu müzik sesine. Burnuna kendini güvende hissettiren çiçeksi bir parfümün kokusu geldi. Gözlerini telaşla açarken saçlarının arasında gezinen bir el hissetti. Panikle uyuya kaldığı masadan kafasını ve bedenini kaldırdı. Ensesi, yüzü, boynu, vücudunun üst kısmı terden sırılsıklam olmuştu. Endişe, şaşkınlık ve korku dolu bakışlarla gözgöze geldiği karısına birşey diyemeden sığınmak istercesine beline sarıldı. Yüzünün sol yanını karnına gömmüştü. Heyecanlanan Delfin kocasının yüzünü okşayarak “Tatlım kötü bir rüya görüyordun herhalde, uyuya kalmışşın” dedi. Hem yüzünü hem kafasını onu sakinleştirmek için şefkatla okşamaya devam etti. “Offf..,” diye iç geçirdi Bilgin, “Hala oradayım, içindeyim. Belediye Başkanı’ nı vurdular. Nasıl gerçekti anlatamam sana. Heryer ana baba günüydü, kan aktı. Kalbim hala çarpıyor, çaresizlik içinde koşmaya çalışıyordum…” Kafasını geri çekmesini fırsat bulan Delfin önce Bilgin’ in üzerinden eğilerek takılı kalmış kolu tekrar eden Barış Manço 45liğinin üzerinden kaldırdı. Sonra tekrar Bilgin’in yüzünü avuçlarının içine alarak “Çok yoruldun. Bak bu akşam daha da güzel geçecek, sen istersen biraz eve git. Ben bakarım dükkana akşama kadar.” dedi. “Zaten çocuklar gelecek birazdan sound check almaya. Yalnız kalmam.” Arkadaki tezgahtan bir bardak su doldurup kocasına uzattı. “Baksana ayakta duramıyorsun bugün. Seni hiç dükkanda uyuklarken, böyle kapı baca açık… Hayır bunlar Bilgin Cara’lık davranışlar değil yani. Camı iki kez tıklattım, içeri girdim, zil, çan hikaye… Allah korusun birşey çalsalar…Sana birşey yapsalar…” derken, Bilgin lafa girdi “ Delfin dur unutmadan anlatmam lazım, bu çok acayip bir rüyaydı. Houuh… Böylesine gerçekçi… Adamın, barutun, arabanın kokusu hala burnumda… Kehribarın kokusu, tuttuğum kese, yüzü değişiyordu durmadan…

Yıllar sonraki halini gördüm sokağın. Değişik değişik tipler… Bir tepeye gittik, kuşlar, duman, adam durmadan birşeyler anlatıyordu bana… Bak burada bir çanta vardı, adama tüfeğini verdim, zaten beraber yaşamışız, bir yıldır aynı evde oturuyormuşuz, festival için dünyanın parasını bağışlamış, bana araba hediye ediyor yaşgünümde, Cemil İpekçi, Karl Lagerfeld, Elon Musk’ ı falan arıyorum telefonla, acayip bir organizasyon yapmışız, bütün ünlüler burada falan… Dur Başkan’ı zaten rüyanın içinde gördüğüm rüyada vuruyorlardı. Açılış için Köprübaşı’na gelirken bizim Sakin vuruyordu, efe gibi giyinmiş kafasına poşu bağlamış…houhhh, hhh. Ben arabada uyuyakalmışım.” Derin bir nefes aldı. Delfin dikkat kesilmiş Bilgin’in heyecanla sıraladığı cümleleri takip etmeye çalışıyordu. “Adam kim? Bu hafta başında seni tanıştırdığımda sara krizi geçiren adam. Esat Bey. Hayırdır inşallah. Adamı da hiç arayıp soramadık o günden beri bak. Acaba ona mı birşey oldu?” “Yoo ben onu dün akşam gördüm.” dedi Delfin biraz duraksadıktan sonra. Hem senin plak dinletin sırasında buradaydı, hem de bizim konseri baştan sona izledi. Yüzen Melek’in önünde, kalabalığın arasında gördüm ben onu. Gayet sağlıklıydı. Hatta güneş gözlüğü gibi koyu, degrade camlı bir gözlük takmıştı öyle dikkatimi çekti. Rahatsız olmadım desem yalan olur. Hatta gece sana söylecektim ama şimdi konu olmasın dedim.” “Ne konusu olacaktı ki anlamadım?” “Yani tuhaf bir adam bilmiyorum. Öyle pek alışıldık bir tip değil. Yabancı bir turist gibi, çok yalnız, garip bir enerjiyle duruyordu insanların arasında. O buralı değil miydi?” “Evet buralı, hatta bu sokakta doğmuş büyümüş. Söylemiştim ya sana doğduğu evi satmak için gelmiş zaten buraya. Talat Bey’in aldığı ev onun evi işte. Turist sayılır bir yandan. Bahsetmiştim sana, Amerika’daymış, burada pek dostu, ahbabı kalmamış. Tanju Okan’la çok samimi arkadaşlarmış. Hatta Talat Bey’de Sanat Gönüllüleri toplantısında anlatmıştı sana ev konusunda nasıl anlaştıklarını… Adam yüzellibin lira artı Talat Bey’den bir tutam saçını istemiş sadece.” “Yani bu bile çok garip değil mi?” “Garip marip sonuçta evi neredeyse yarı fiyatına, öz Urla’lı birine, sokağa değer katacak birşeyler yapılması için satmış. Evden çıkan üç beş eşyayı da bana vermişti.” “Bundan hiç bahsetmemiştin bana.” “Bahsedecek bir konu yok ki, o gün aldığım gibi depoya kaldırdık zaten. Büyük demir bir valiz, bakır, çinko kapkacaklar, beş on toz içinde kitap, porselen kapı kolları, birkaç rum tuğlası, onları da içine doldurduk valizin… İki tane de ahı gitmiş vahı kalmış tornet sandalye, o kadar. Onları da hibe etti. Para falan istemedi. İlginç ben niye görmedim dün gece onu. Gelirdi, yani gelmesi, bir selam vermesi… En azından bir merhaba derdi insan.” “Bilmiyorum…Bir ara beni alkışladıktan sonra avucunun içinden parmaklarıyla birşeyler yermiş gibi birşeyler yaptı. Bana doğru gülümsedi. Eliyle sanki sesimi yakalayıp yiyormuş gibi yapıyordu, bazen de bana doğru üflüyormuş gibi…Ya alıyorsun böyle şeyleri, sonra insanların, bu eşyaların enerjileri de sana geçiyor.” “Allaallah!” demekle yetindi Bilgin, sağ kaşı istemsizce kalkmıştı. “Bu ne güzellik tanrım!.. Bugün yine çok güzelsin !” dedi Delfin’e patlayan çocuksu bir çoşkuyla. Ayağa kalktı sağ eliyle karısının saçını kulağının arkasına doğru attı. Hafifçe sokulup boynundan, sonra da dudaklarından öptü. Geri çekilirken bir kez daha ona baktı. Üst dudağının ortasındaki muntazam çukura işaret parmağının dışıyla dokunup onu tekrar öptü. Sıkıca birbirlerine sarıldılar. Bilgin gerçekliğe kısmen geri dönmüştü ama ruhuna gördüğü rüyanın ağırlığı çökmüştü. Sarmaş dolaş dükkanlarının kapısına doğru yürüdüler.

O gün program bir önceki güne göre daha dolu ve neşeliydi. İlk günkü birkaç yer tartışması, birkaç ressam ve heykeltraşın saçma kaprisleri ve her türlü uyarılarına rağmen Belediye’cilerin sokağın üstüne çektikleri duylara taktıkları beyaz ışıklı ampullerin dışında herşey, Urla’da ilk kez yapılan böylesine kapsamlı bir kültür sanat etkinliğine göre oldukça yolunda ve iyi başlamıştı. Bu akşam Bilgin yine Tahta Valiz plak dinletisini yapacak, aynı zamanda katılmak isteyen meraklılarla, konserler arasında, dükkanda kısa bir fotoğraf atölyesi yapacaktı. Delfin’in de iki programı vardı. Klasikçilerle yine yaklaşık bir saattlik, bu kez Napoliten şarkılarla bir konser verecekler, birkaç saat sonra da ruha dokunan anonim türkülerin batılı sazlarla düzenlenmiş hallerini seslendireceklerdi. UMA binasının yan sokağında Urla’lı gençlerden oluşan bir grubun konseri, geç saatlerde ise diğer sokakta, iki avangart sanatçının Mors isimli görsel-işitsel şovu sahnelenecekti. İlk kez düzenlenen Urla Sanat Geceleri’ne destek veren tüm gönüllü sanatçılar ziyaretçilere, samimi duygularla sanat adına tatmin olacakları ve buradan hayata dair yeni ilhamlarla ayrılacakları bir hissiyat aktarabilmek için hep birlikte çaba sarf etmekteydi. Belki ilki olduğu, belki Urla’nın sihirli yaz gecelerinin etkisiyle ortaya muhteşem bir sinerji ve enerji çıkmıştı. Mahfel Restoran’ı işleten Gamze Hanım’ın sokağın ortasına, metruk haldeki Eski Sinema binasının yanına koyduğu sangriadan tadım yapanlar sokak boyunca sağlı sollu yerleştirilmiş sergiler ile, yıllardır neredeyse yalnız geçmeye çekindikleri Zafer Caddesi’ndeki müziklerin, dansların, etraflarını saran sanat işlerinin renk ve cümbüşüne kendilerini bırakmışlardı. Ziyaretçilerin büyük bölümü çoşkulu ve anın içinde kaybolmuş gözükse de hayatında ilk kez bu tip bir “şenlik”le karşılaşmış çoğu Urla’lı aile, mahalle komşuları, yaşı geçkinler hafif bir mesafe ve şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. İlk gecenin şüphesiz yıldızı, 21.00 deki konseri neredeyse orjinalinden daha iyi seslendirdikleri modern bir aryayla tamamlayan Delfin olmuştu. Uzun süren tezhürattan sonra Başkan ve eşi sahneye çıkarak hayranlıklarını gizlemeden müzisyenlere, Delfin’e, organizasyonu düzenleyen Sanat Gönüllüleri Platformu’na teşekkürlerini sunmuşlardı. Hazırlanan gösterişli buketi, tüm katılımcılar ve organizasyon adına, sahnedeki beyaz tenli, iri gözlü zarif Delfin’e verdiler. Zafer Caddesi’nin ve Urla yaşayanlarının hakettiği tarzda, halka açık ve halkla içiçe, böylesine samimi ve kaynaştırıcı bir etkinliği hep beraber gerçekleştirdiklerini, bir Urla’lı olarak yaşadığı büyük memnuniyeti ve aldığı hazzı anlatmıştı kısa konuşmasında. Ve böylece gelecek için Urla’da sanatın ön plana çıkarılması konusunda daha da motive olduklarını belirterek Belediye’nin üzerine düşen neyse, ileriki dönemlerde de bunların fazlasıyla sağlanacağının altını çizmişti. Belki de bu konuşmadan evrene yayılan enerjinin etkisiyle Zafer Caddesi sonraki dönem idari amirlerinin de birşeyler katmaya, düzenlemeye, geliştirmeye çalıştıkları, aynı zamanda siyasetleri için de önem taşıyan bir cepheye dönüşecekti. Aynı eski zamanların Altın Sokağı gibi, Rum Mahalle’sinin merkezi olan bu köhneleşmiş sokağa yeni bir cazibe, yeni bir enerji, taze bir nefes bugünlerde üflenmişti. Dünkü ilk gece, Bilgin’in henüz restorasyonu tamamlanmamış bir binanın cumbasında saksafon çalmaya ikna ettiği Karahan isimli genç müzisyenin yukarıdan sokağa üflediği caz nağmeleriyle sona ermişti. Delfin’i tekrar şakağından, saçlarından öptü. Rüyanın ve yorgunluğun etkisinden iyice kurtulmuş, ikinci güne girişmek için dükkanın kapısını güzel karısına reverans yaparak açtı. Kasasına kaynaklanmış çubuğa asılı küçük çan bir kez daha açılan kapıya çarparak çıngırdadı. 17 Temmuz 2010 günü ikindi ezanı okunmak üzereydi.

Torasan’a doğru rampayı cayır cayır çıkan bordo renkli Jawa’yı Esat kullanıyordu. Tanju arkada, bir elinde bira şişesi, öbür elindeki, nevaleleri ağzına kadar doldurup seyyar bir yeme-içme-güzelleşme istasyonunu içine sığdırdıkları, kaba siyah poşete sahip çıkmaya çalışıyordu. Esat kaskını ona takmıştı. Kafasına küçük gelen kask, torbadan ona bakan şeftaliler, onların arasında gözüken rakı şişesinin kapağı, sigara ve kuruyemiş paketleri, uçuşan ipek fuları ve cayırdayan egzostla ilgili bir yolculuk türküsü tutturmuş, Esat’ı yakalayabildiği her zaman yaptığı gibi, davudi sesi, cana yakın bakışları ve yüzündeki mimikler ile onu güldürmeye, neşelendirmeye çalışıyordu. “Akşam Gönül ile Ela’yı da çağırdım.” diye bağırdı öne doğru. Esat biraz hız kesti, kafasını hafifçe çevirerek gözlüğüyle kaşı arasından şeytan tüylü bir klark fırlatıp, cevaben gülümsedi. “Kardeşim o nasıl bir güzellik öyle!” dedi. “Bak sen..! Birileri kanat mı silkti öyle…” Esat tekrar biraz hızlandı, çok gitmeden iyice yavaşlayıp, sağdaki toprak yola girdi. Yaklaşık bir kilometre içinde tekrar Özbek yönüne doğru kıvrılan bol tümsekli yollardan, çalı çırpının, sazlıkların, tarlaların arasından tekrar ormanlık sayılabilecek yerlerden, yokuşlardan, kah Tanju’yu indirerek, kah kendi de inerek düz bir tepeliğin üzerine küçük bir bamya tarlası ekilmiş, ağaç gölgesinde ufak bir barakanın olduğu geniş bir alana geldiler. Esat motordan inip önce Tanju’nun elindeki torbayı alıp yere bıraktı. “Vayy! Güzel yermiş!” dedi Tanju. “Burada istediğin kadar atabilirsin işte. Ne ses, ne insan. Yer bizim.” dedi Esat. Buraya gelmelerinin sebebi, bir ay önce evine hırsız giren Tanju’nun kafayı fena halde güvenliğe takmasıyla, işi silah almaya vardırarak, nihayetinde edindiği Smith&Wesson’u hiç kullanamamış, hatta daha önce doğru dürüst bir hedefe bile ateş etmemiş olmasıydı. Hırsızlık olayını hem fazla kişiselleştirmiş hem de hayatında önemli bir zaman ve emeğe tekabül eden bir koleksiyonun, üstelik tapınağı adlettiği kütüphane odasından, resmen mahremiyetine tecavüz edilircesine çalınmış olmasından dolayı, güvenlik ve güvende olma duygusunu yitirmişti. Silahın, üzerine sinen bu tecavüze uğramışlık, kurban veya av olma duygusunu, avcı olma haline geri çekecek bir deneyim olabileceğini aklına, geciktirdiği stüdyo kayıtlarının bir an önce başlamasını isteyen yapımcısı sokmuştu. Tanju belinden tabancasını çıkarırken saat beş buçuğa yaklaşıyordu. 1978’in 18 Ağustos’unda, tepedeki tarlada sadece tohumluk bırakılan iri bamyalar, kurumuş kökler ve çatlamış kuru toprak kalmıştı.

17 Temmuz 2010 gecesi sokakta etkinlikler bitmiş, Bilgin ile Delfin eve gitmek üzere dükkanda, yakın arkadaşları Ceylan ve Sinan ile Bilgin’in babasından kalan ve dün gece ilk günün kutlamasını yapmak için eve döndüklerinde açtıkları, en az yirmi yıl şişesinde dinlemiş Beam’s Pin Bottle’ın son mililitrelerini yudumluyorlardı. Dükkandaki müşterilerin çıkmasını beklerken, herkes çantasını, sigarasını, telefonunu toplamış, çıkmaya hazırlanmıştı. Bilgin kendi kadehini sudan geçirirken, çıngırdama sesiyle içeriye Esat girdi. “Bunu yapmak zorundayım Zuhal… Seni almaya geldim!” diyerek birkaç hızlı adım attı, cebinden çıkardığı iki inç kısa namlulu 38lik bir Smith&Wesson’la Delfin’i tek atışla alnının tam ortasından vurdu. 79 numaralı dükkandan çıkan ses ve ışık, saniyeden daha kısa bir süre, çoktan karanlığa gömülmüş sokağın üst kısmında, güçlü bir şimşekle geceyi fotoğraflayan mitolojik bir tanrının kullandığı DOLGU FLAŞI gibi patladı.
(Devam edecek.)
Emin Araç / Urla – dipdibesmyrna@gmail.com