Bir Numunenin Dansı-Bölüm V

20/10/2019Emin Araç

15 Eylül 1973 günü Urla’da hava berrak, güneş parlak, ısı olağanüstüydü. Bütün tenlerde taze bir serinlik hazzı yaşanıyordu. Günlerce süren lodos dün nihayet bulutları kızıştırmayı başarmış, günbatımında başlayan yağmur sabaha kadar huzur içinde, aynı hızda aralıksız sürmüştü. Basınçtan bunalan zihinler nefes almış, içine çöken ruhlar rahatlamış, divanlara yataklara savrulan bedenler kendilerini çarşıya, pazara, deniz kenarlarına atmışlardı.
Genelde öğle saatlerinde denizde pek balıkçı sandalı görmeye alışık olmayan Zuhal, Ziya Bey’e dönerek “Adanın bu tarafı yine lidaki cenneti oldu galiba, baksanıza sabahtan beri daha neredeyse geri dönen yok.” dedi. Ziya Bey açıktaki teknelere bakarak; “Biz de mi çıksak acaba?” diye sordu Zuhal’e. “Ajda’yla Çoşkun’a da dün gece söz vermiştim; size kendi elimle yakaladığım balıklardan pişirteceğim diye…” Ziya Bey asil bir adamdı. Esat’ın babası Hüseyin Bey’le 1963 yılında tanışmış, tatil köyünün inşaatı sırasında ailecek çok iyi ahbap olmuşlardı. Zuhal’in ailesini de iyi tanırdı. Hem Çeşmealtı’nda, hem Kalabak’ta defalarca beraber olmuşlardı. Kah misafirleriyle, kah eşiyle Fikri’nin Yeri’nde et yemeye, çoğu zaman da tek başına Çeşmealtı’da iki tek atıp kafa dinlemeye giderdi. Esat’la Zuhal’i o tanıştırmış, nikahlarında da gelinin şahidi olmuştu. Hüseyin Bey’in beklenmedik ölümünden sonra bocalayan Esat’a, geçen son üç yılda akıl ve erdem hocalığı yapmış, onu, Zuhal’i ve Kemal Ailesi’ni içten gelen bir sevecenlikle kollayıp, dengelemişti. Her ne kadar genç Esat’ı Londra’dan Urla’ya dönene kadar tanımamış olsa da, öğrenciliği ve kariyerinin ilk yılları Amerika’da geçen uçuk bir mimar olarak, renkli bir yaşam formundan -mecburi olarak- sıradan bir hayata dönen bu genç adamın sanat ve kültürle özgürleşmiş ruhunu anlayabilecek, ve ona elindeki büyük mirastan dolayı yararcı yaklaşmayacak çevrelerindeki faziletli tek büyük olmuştu. Nitekim tecrübeleri ve gözlemleriyle öngördüğü birçok olumsuzluk gerçekleşmiş, kısa süre sonra Ayfer Hanım’ın sağlığı bozulmuş, Esat’la Zuhal Zafer Caddesi’ndeki aile evine taşınmıştı. 1973 yılının Temmuz ayına dek kendilerinden beklenmeyecek bir kararlılıkla annelerine, ev halkına en iyi şekilde bakmışlar, işi ve aileler arası ilişkileri terazisinde götürmüşlerdi. Düşledikleri gibi bir evlilik hayatı olmasa da, olgunlukla göğüsledikleri bu durumu her ikisi de kabüllenmiş, hayallerini, tutkularını, ve hezeyanlarını ellerinden geldiğince dizginlemeyi başarmışlardı. Ta ki Ayfer Kemal’in 18 Temmuz gecesi bir kutu hapı içerek intihar etmesine kadar… Cenazeden on gün sonra Zuhal’in isteğiyle eve gelen Ziya Bey, Esat’ı önce soğuk suya sokarak ayıltmış, bir saate yakın laf döktükten sonra arabasına bindirip onunla önce Karaburun, sonra Ildır üzerinden Çeşme’ye oradan da tekrar Urla’ya dönecekleri, erkek erkeğe bir yarımada turuna çıkarmıştı. Döndüklerinde Esat arabada beklemiş, eve giren Ziya Bey Zuhal’den bir çanta hazırlamasını istemiş, evdeki dayısı Canfer’e durumu açıklayarak, her ikisini tatil köyüne götürüp 14 numaralı bungalova yerleştirmişti. Ayrıca tatil köyünün sağlık ekibinden bir görevliyi de evde yanlız kalacak Canfer’in yanına yollamıştı. O günden beri Esat ve Zuhal, Ziya Nebioğlu’nun misafiri olarak Nebioğlu Tatil Köyü’nde kalıyordu. “Esat henüz kalkmadı. Uyandığında yanında olayım.”diyerek cevapladı Zuhal. “Şaka yapıyorum kız! Birazdan burası ana baba günü olacak zaten. Fuardaki sanatçıların yarısı öğlen kahvaltısına gelecek… Çoşkun sürpriz yapmak istemiş söz yüzüğünü takarken… Günbatımına doğru küçük bir kokteyl olacak havuz başında. Bizimki nasıl oldu? Bugün biraz dışarı çıkar artık onu” dedi Ziya Bey son yudumunu aldığı kahvesini tabağına bırakırken. “Dün yağmurun etkisiyle sanırım, günlerdir ilk kez sancısız bir gece geçirdi. Akşam kafasını duvarlara, tuvaletteki taşlara vuruyordu. Onu tanıdığımdan beri böyle birşey görmedim. Bugün güzel bir kahvaltıyla merhaba demek istiyorum yakışıklıma. Ama yarın kesin çıkalım. Çok kalmaz lidakiler burada.” Zuhal de Ziya Bey’le ayağa kalktı. “Kızım az daha sabır. Bak herşey harika olacak sizin için göreceksin…” diyerek şefkatla Zuhal’e sarıldı. O müdüriyete doğru geçerken, Zuhal de kahvesindeki son yudumu aldı ve fincanı tabağa ters kapayarak Esat’ı uyandırmak için elindeki muz ile bungalovlarına doğru yöneldi. Esat uyandığında her zaman önce bir bardak su içer, arkasından sigara altlığı olsun diye, varsa mutlaka bir muz yerdi. Nebioğlu Tatil Köyü’nün mutfağında, o gün eksik olan tek şey muhtemelen kuş sütüydü.

Esat ruhu bedenine o anda ışınlanmış gibi tertemiz bir bilinç ve iç ferahlığıyla gözlerini açtı. Başı ağrımıyordu. Ensesinde ve sırtında yumrulaşan kasların rahatladığını, ve uzun süredir ilk kez sabah sertleşmesi yaşadığını farketti. Sadece ense kökünün sol tarafında bekleyen cılız, yalnız bir başağrısı nöbetçisi vardı. Bu nöbetçiler bir haftadır, genelde sol arkasında, ensesiyle sırtı arasında veya sol gözüyle alnı arasında kalabalık halde nöbet tutuyorlardı. Gündüzleri genelde, dalga geçer gibi, sadece varlıklarını orada hissettirmek için, canını çok yakmadan, kancalarını saplayıp zihnini ele geçirmişlerdi. Bu anlarda Esat aklını başka birşeye verememiş, sessizleşmiş, insandan, ışıktan, sesten kaçarak, tedirginlik içinde, daha şiddetli bir ağrıyı defedebilmek için, tüm konsantrasyonunu bu nöbetçilere yoğunlaştırmıştı. Derin nefesler ile yavaş boyun hareketleri veya alnını avucunun dibiyle ezip ovalaması az da olsa gündüzleri işe yaramıştı fakat çoğunlukla akşam saatlerinde mızraklarıyla gelirler, yavaş yavaş dürterler, sonra en keyif aldıkları noktadan kafatasının içine kadar mızraklarını sokarlardı. Çoğu zaman ense kökünden girmeyi tercih ederler, mızraklarının uçları sol gözünün arkasından geçip alnının iç duvarına değerdi. Hiç bir ilaç, hiç bir yöntem saatlerce süren bu ağrıyı dindirmeye kafi gelmemişti. Korkup, endişeyle farklı farklı polikliniklere gitmişler fakat ne röntgenlerde ne de tahlillerde ciddi bir sonuç çıkmamıştı. Sadece kulak burun boğazcı, sinüzit iltihabı olabileceğini söyleyip bolca antibiyotik yazmıştı. Ruh sağlığı hekimi ise yaşadığı sosyal değişim, ebeveyn kayıpları, üzüntü ve yeni sorumlulukların altında, ruhen ezildiğini, bilinçaltında yük olarak yorumlanan bu durumların sırt ve baş ağrılarını yarattığını düşünüyordu. Esas reçetesi bir tatil, yer ve hava değişimi olmuştu. Zihni çok ajite olduğunda, aşırı mutsuzlaştığında veya gerginleştiğinde alması için de bir kutu diazepam hapı yazmıştı. Diazepam ağrıyı kesmiyordu ancak ağrıyı bir an için geri planda tutup uyuyabilmesini sağlıyordu. Dün gece uykudan kalkıp kafasını duvarlara vurmaya başlayınca, Zuhal ikinci hapı vermiş, gözünde güneş gözlükleri, kafasında kan akışını durdururcasına sıktığı bir poşuyla, karısının kollarında, cenin pozisyonunda; “kafamı matkapla delmek istiyorum, delmek istiyorum,delmek isti-yorum…” derken kendinden geçip uyumuştu. Hafta boyunca her gün, daha uyurken alnının duvarını içeriden mızraklarıyla delmeye başlamış sert nöbetçilerin verdiği acıyla gözlerini açmıştı. Bugün hissettiği devede kulaktı. Araftaki huzur fazla sürmeden, annesi belirdi düşüncelerinde, sonra babası. Yan döndü, Zuhal’in yastığına sarılarak karnını göğsüne çekti. Peşi sıra gündelik düşünceler vızıldamaya başladı beyninde; işçilerin maaşları, toptancıların talepleri, takip etmesi gereken tahsilatlar, konservecilerle yapacağı ötelenmiş toplantılar… İki aydır rütin işleri büyük oranda Zuhal ve kayınpederi takip etmişlerdi. Babasının ölümünden sonra müdür koltuğuna oturttuğu muhasebecileri Turan Bey de aldığı yükset ücretin karşılığını fazlasıyla veriyordu. Babası Hüseyin Kemal’in dedesi Halil Paşazade’den devralıp modernize ettiği sistem, zaman zaman otorite boşlukları yaşansa da, raydan çıkmadan yolunda ilerliyordu. Yine de Esat, sahip oldukları büyük tarım işini küçültmeyi öncelikli hedefi olarak belirlemişti. Urla’ya döndüğünden beri geniç açılı pastoral karelerle bezeli evrensel bir sinema filmi çekmek en büyük arzusuydu. Birçok mekan tespit etmişti, zaten başrolde de Zuhal’i oynatmak istiyordu ancak hayat kafasında dönen hikayeyi bir türlü kağıda dökmesine izin vermemiş, ona bambaşka senaryolar yazmıştı. “Ööööffff…!” diyerek sarıldığı yastığı kaldırıp kapıya doğru olağanca gücüyle fırlattı, peşi sıra ayağa kalktı. Masanın üzerindeki su şişesini kafasına dikip midesini yıkadı. Tuvaletini yapıp, yüzünü yıkadıktan sonra bir süre aynada kendine baktı. “Hadi artık…Hayat devam ediyor!” dedi içinden. Birkaç kez sertçe yüzünü tokatladı. Kubbe formundaki odaya ışık sızmasın diye sıkı sıkıya örtülmüş perdeyi yavaşça açtı. Oda gün ışığıyla pırıl pırıl aydınlanmıştı. Zuhal ile Ziya Bey havuz kenarında kahvelerini içiyorlardı. Camı araladı, toprak kokulu serince bir hava yüzüne değdi. Göğsünü ve kafasını dışarı çıkararak karnından alnına kadar doldurduğu derin bir nefes aldı. Bu nefesle yalnız kalmış son cılız nöbetçi de yerini terk etti.
Ziya Bey geçen ay bungalovlarına, hediye olarak Rosita’nın yeni Commander modeli müzik setini alıp koydurmuştu. Esat yanlarına inmek için üstünü değiştirirken gözü beyaz setin üzerinde duran siyah albüm kapağına takıldı. Servet geçen gün uğradığında getirmişti bu plağı.

Esat’ın Pink Floyd’u yakinen takip ettiğini ve çok sevdiğini biliyordu. Yeni çıkan albümlerini İzmir’de görür görmez onun için almıştı. Fakat baş ağrısıyla uğraşmaktan Esat’ın ne konuşacak ne ses duyacak takati yoktu. O gün Servet de plağı bırakıp fazla muhabbet yapmadan çabucak kalkmıştı. Kapaktaki piramit formunu görünce, konuşulanların aksine Syd’in bu albümde gruba yeniden dahil olduğunu düşündü. Piramitler, piramit formu ve üçgenler, tanıdığından beri Roger(Syd)’ın obsesif olduğu metaforlardan biriydi. Merakla kapağın arkasını çevirdi. İsmini bulamadı. Bütün sözler Roger Waters tarafından yazılmıştı. Syd’in 3 yıldır söylendiği gibi tamamen gruptan koptuğuna ikna olmuştu. Yine de piramit onunla ilgili olmalıydı, ancak piramide gelen çizginin bir ışık tayfına dönüştüğünü anlayınca bunun bir piramit değil, ışığı kıran bir prizma olduğunu anladı. Plağı yerleştirip sesi biraz kısarak iğneyi nazikçe başlangıç noktasına bıraktı. Bir sigara yakıp, kısa sürede bütün listeleri altüst eden, ancak albümün hit şarkısı “Money” dışında, henüz diğer şarkılarını dinle-ye-mediği bu albümün, diğerlerinden oldukça farklı adledilen “sound”unu biraz duymak için sırtüstü tekrar yatağa uzandı. Karanlık ve saykodelik bir Mason pasajı ile başlayan kayıt (Speak To Me), Gilmour’ın endüstriyel ses efektleri ve ruh hastası çığlıklarla final yapan ilk şarkıya dahil olan gitarı ile yumuşayıp, vokaliyle ikinci şarkıda kafanın gelmesi gibi bir anda aydınlanıyordu (Breathe); “Breathe… Nefes al, solu havayı. Korkma umursamaktan. Git, ama terketme beni. Etrafına bak ve kendi toprağını (tarafını) seç. Yaşadığın süre ve varacağın yerler(yüksekler), dağıtacağın tebessümler ve dökeceğin göz yaşları, tüm dokundukların ve gördüklerin… Budur işte olup bitecek, hayat. / Koş, tavşan kaç. Kaz o deliği(çukuru), unut güneşi. Ve sonunda işin bittiğinde, sakın oturma, o an yeni bir tane daha kazmanın vaktidir. Uzun zaman yaşar ve yükseklerde uçarsın… Eğer gelgite hakim olup en büyük dalganın üstünde dengede durabilirsen, erken bir ölüme karşı yarışabilirsin.” Sigarası biterken Esat neye uğradığını şaşırmıştı. Mesaj tam zamanında gelmişti evrenden. Bacaklarını geriye atıp eliyle belini kavradı. Ayaklarını olabildiğince havaya dikti. Bir süre müziği öyle dinledi. Yumuşak melodi tekrar karanlık, saykodelik seslere dönüştü, ardından tekrar anlamlı sözler, sağlam davullar ve uzun gitar pasajlarına eşlik eden soul vokallerle harmanlanan “zaman”a dair, bir sonraki şarkının sözlerine ve müziğine kilitlendi. Dizlerini yavaşça kulaklarının yanına indirdi. Hayatının son üç yılı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. mak için Londra’da sürten Arda (Uskan) ile tanıştığı günü hatırladı. Takılmaktan keyif aldığı birçok arkadaşının uyuşturucudan kafayı yediği, kendini en azından foto muhabir olarak, bir müzik dergisine pazarlayarak hayatına yeni bir yön bulmaya çalıştığı günlerdi. Okulu bitirmişti ancak ailesine okulun yarım dönem daha uzadığını yazarak Londra’da kalmıştı. İş bulduğu ve çalıştığı konusunda da yalan söylemişti. Türk olduğu için ve vize probleminden dolayı iş de bulamıyordu. Hala öğrenci vizesiyle kalıyordu ve vizesi de bitmek üzereydi. Arda’da İngiltere’de veya Fransa’da bir okula kayıt yaptırmanın derdindeydi. Sohbetlerinde Esat’ı Türkiye’de gelişen rock müzik ve Anadolu Rock yapan yeni müzisyenler konusunda güncelleyip epey şaşırtmıştı. Altın Mikrofon ve diğer yarışmaların piyasayı ciddi bir şekilde geliştirdiğini, hatta çok yakında ilk kez avrupai standartlarda, dünya ve Türk rock müziğine de geniş yer verecek bir müzik dergisinin, Milliyet’in haftasonu ekinde Müzik Kulübü sayfalarını hazırlayan Doğan Şener’in editörlüğünde piyasaya çıkartılmaya çalıştığını anlatmıştı. Şüphesiz birçok fotoğrafçıyı da kadrolarına alacaklarını söylemişti. Birkaç gün sonra Esat Milliyet gazetesini arayıp Doğan Şener’e ulaştı. Eğer İstanbul’da ikamet etme şansı olursa, kendisine memnuniyetle şans verileceği sözünü aldı. Yine ailesine haber vermeden Türkiye’ye döndü. Haftalarca İstanbul Beyoğlu’nda ucuz otellerde kaldı. Daha yayına girmeden dergi için onlarca poster fotoğrafı çekti. Tanju’yla da o dönemde tanıştı. Diğer müzisyenlerden farklı olarak onunla arkadaşlığı çekimlerin dışında da devam etti. Ailesinin onu aramasına fırsat vermeden hemen hergün annesini arayıp Londra masalına devam ediyordu. Ta ki birgün aradığında annesi yerine Cavidan halasının telefonu açıp babasına inme indiğini söylediği ana kadar… Telefonu Canfer dayısı alıp acil olarak en kısa sürede eve gelmesini söylemişti. 17 Ağustos 1970 tarihinde Esat Urla’ya geldi. Babasını ziyaret edip geri dönmeyi planlamıştı ancak durum sandığından daha vahimdi. Hüseyin Kemal’in sol tarafı baştan aşağı felç olmuş, beyin hücreleri ciddi hasar görmüştü. Uzman doktorlar tarafından ileri derece demans tanısı konmuş, konuşma da dahil olmak üzere diğer birçok motor yeteneğini kaybetmişti. Ve bu durum geri döndürülemez bir seviyedeydi. Eve geldiği gün Ziya Bey’le de tanışmıştı. Fotoğraf okuduğunu bildiği için, Ziya Bey ondan geçen yıl hizmete soktuğu tatil köyünün fotoğraf işlerinde kendilerine yardımcı olmasını istemişti. Ülkenin en iyi fotoğrafçılarına iş yaptırmasına rağmen, gözlerinde sudan çıkmış bir balığın ifadesiyle dolanan Esat’a yeni bir heves, zevk alacağı bir meşguliyet yaratmak istiyordu. Çok geçmeden onu birgün Kalabak’taki gazinoya götürürek Zuhal’le tanıştırdı. Zuhal’in hayatına girmesiyle Esat’ın kararan ruhu tekrar aydınlandı. Birbirlerine delicesine aşık oldular. Aileleri de bu ilişkiye sıcak bakınca, en çok da Ayfer Hanım’ın isteğiyle, nikah için fazla beklemeden özel olarak dekore edilmiş büyük bir teknede, sadece aile eşrafı ve şahitler eşliğinde, Kaşık Adası’nın batı cephesindeki sakin bir koyda, Hey Dergisi’nin günümüzde bazı koleksiyoncular tarafından bile şehir efsanesi sanılacak kadar nadir bulunan ilk sayısı: “0” sayısının yayınlandığı gün 18 Kasım 1970 günü evlenmişlerdi…
Kaldığı yerden* devam edecek…

Fotoğraf: Esat Kemal

Emin Araç / Urla
dipdibesmyrna@gmail.com