Köstem Organik Zeytin Çiftliği

23/10/2019Neslihan Acu, Röportaj

Zeytinyağı dosyamız için, Güler ve Levent Köstem’le görüşmek üzere Köstem Zeytinyağı Müzesine gittik.
Röportaja geçmeden önce, bu eşsiz müze hakkında kısa bir hatırlatma bilgisi verelim…
Köstem Zeytinyağı Müzesi, dünyanın en büyük zeytinyağı müze kompleksi. Kurucuları, tanınmış ortopedist Doçent Dr. Levent Köstem ve eşi emekli biyoloji öğretmeni Güler Köstem.
Müze Uzunkuyu’da ve içinde bu topraklarda geçmişte kullanılan tüm zeytinyağı çıkarma sistemleri 1/1 ölçekte bulunuyor. Bu eski sistemler muhtelif işliklerden büyük emeklerle toplanmış, yenilenmiş ve burada sergileniyor. Bu anlamda, aslında burası bir teknoloji müzesi.
Müze kompleksinin içinde modern bir zeytinyağı üretim tesisi de bulunuyor. Toplam 20 bin metrekarelik bir alan içerisinde yer alan müzenin, kapalı alanı 6 bin 150 metrekare.
Müzeyi kurarken Klazomenai Antik Şehri’nin eski kazı başkanı Prof. Dr. Güven Bakır ve ekibinden destek alınmış.
Köstem Zeytinyağı Müzesi ziyaretçilere
2017 yılında açıldı.

Levent Bey, zeytin ve zeytinyağı üretiminizle biraz ilgili bilgi verebilir misiniz?
Levent Köstem: Bizim yaklaşık 10 bin civarında zeytin ağacımız var. Nohutalan’da. Biraz geçiyor hatta. Bunların 1500 tanesi eski ağaç. Eskiden bu bölgede Erkence, Memecik ve Sarı Yaprak dikmişler. Biz Ayvalık diktik. Ama arada Domat zeytinleri de var, aşılanmış durumda. On yıl önce diktik bunları. Yavaş yavaş verime geliyorlar. Bizim buraların toprakları organik madde bakımından biraz zayıf topraklar. Topraklar geçmişte tütünle çok yorulmuş. Onları biz yavaş yavaş düzeltmeye çalışıyoruz. Güler çok uğraşıyor. Organik tarım yapıyoruz.
Güler Köstem: En başından itibaren organik tarımla başladık. Sertifikamız var. Her yıl kontrole geliyorlar. İlk Ceres’le çalıştık, şimdi Etko diye bir firmadayız. Yabancı firmaların Türkiye temsilcileri bunlar. Her sene toprak ve yaprak analizi yapıyorlar. Biz de organik tarımın şartlarına tam uymaya çalışıyoruz.
Nedir o şartlar?
Güler Köstem: İnorganik-sentetik gübre kullanılmayacak, böcek ilacı atılmayacak, yani o kanserojen maddelerin hiçbiri olmayacak… Organik tarımda ilaçlama için birkaç özel ilaç var, bakterilerden elde ediliyor, insan vücuduna hiçbir zararları yok. Onları kullanıyoruz. Biraz pahalılar tabii. Gübre olarak da hayvan gübresi ya da solucan gübresi kullanabiliyorsunuz. Tabii yeşil gübre de var. Yani toprakta çıkan otları gübre olarak yeniden toprağa karıştırıyoruz. Bu son yıl solucan gübresi kullandım, ağaçlar çok mutlu.
Levent Köstem: Bu süre içersinde, biz doğal gübre kullandıkça oranın habitatı değişmeye başladı. Toprakların organik maddesi çoğalmaya başladı. Çünkü bir döngü başladı. Ağaçların yaprakları dökülüyor, toprağa karışıyor vs.
Şimdi burada biz zeytinyağı fabrikası da kurduk biliyorsunuz. Zeytinyağı fabrikalarından çıkan pirina normalde alınıp pirina fabrikalarına götürülüp yok ediliyor. Biz şimdi bununla ilgili çiftlikte bir düzenleme yapmaya çalışıyoruz. Bizim pirinamız organik pirina, ilaçsız. Biz o pirinadan hayvan gübresi ve diğer yeşil atıklarla kompost gübre yapacağız. Aşağı yukarı yıllık 250 ton civarında gübre olacak. Onu yaparken, bizim Erdinç İkizoğlu diye bir arkadaşımız var, bu konularda uzman… İki üç gün önce bir ekonomi kooperatifi kurduk, sekiz kişi. Örnek bir proje olacak bu.
Şu anda Türkiye’de pirinadan gübre yapımı işini bir tek Aydın’da Zetay Zeytincilik yapıyor.
Müzenin bahçesindeki hiç bir bitkiyi atmıyoruz. Buradaki çimleri bile gübre yapıyoruz. Ben müzeyle çok yoğun uğraşırken araziyle pek ilgilenemedim o dönemde. Araziyi önümüzdeki Mayıs’a kadar temizleyeceğim, iyi hale getireceğim. Birçok delice ağaç çıkmış, onları aşılıyoruz. Orada erkence, memecik ve sarı yaprak kendi aralarında çok iyi uyum sağlamış. Onlara aşılamaya çalışacağız. Ayvalık’ların bazılarını da dönüştüreceğiz. Ürün vermeyenleri çelikleyerek Erkence’ye dönüştüreceğiz. Erkence’yi artırmaya çalışıyoruz.
Erkence bu bölgeye özgüdür. Çok erken olgunlaşır. Gidin bakın erkence’lerin hepsi siyahlaşmıştır. Sıkımı çok erken yapabiliyorsunuz. Ve polifenol seviyesi en yüksek zeytin türü. Yaklaşık 300-400 erkence var bizde. Yavaş yavaş orayı örnek bir yer haline getirmek istiyoruz. Orada Zeytincilik Araştırma Enstitüsü ile ortak bir proje yürütüyoruz. Erkence ile ilgili bu proje. Organik ve konvensiyonel tarımda Erkence’lerden belirli aralıklarla ürün alıp, kimyasal özelliklerine bakacaklar. Geçen yıl da yaptılar. İki sene daha yapacaklar. Güzel bir proje!
Kurduğunuz kooperatiften biraz bahsedebilir misiniz?
Levent Köstem: Kooperatif Erdinç İkizoğlu’nun önderliğinde kuruldu. Konuyla çok ilgili insanlar var aramızda. Ben de kuruculardan biriyim. Temel mantığı şu: Fosil ürünlerinden elde edilen şişe, pet, gübre, ilaç vs gibi şeyleri farklı şekilde üretmek. Bunların hepsi doğada bulunan bitkilerden elde edilebiliyor aslında. Onları ön plana çıkartmayı hedefliyoruz. Bunun artık büyük bir ekonomisi var. İnsanlar artık küresel ısınmanın sonuçlarını biliyorlar. Türkiye’de bu tarzda kurulan ilk kooperatif bu. Kar amacı gütmeyen, proje üreten, bu projelere danışmanlık yapan bir kooperatif olacak. Şu anda bitkilerden naylon bile yapılıyor. Dönüşen, dönüşebilen her şey kullanılıyor. Ben bizim çiftliği de kooperatifin bir laboratuarı gibi görüyorum. İşte böyle hem bilime katkı yapmaya, hem doğayı korumaya çalışıyoruz. Zaten biz Güler’le en baştan itibaren, aldığımız arazilerin organik tarıma uygun olmasına çok dikkat ettik. Bizim arazinin etrafı olduğu gibi orman arazisi.

Müze’de nasıl gelişmeler var?
Levent Köstem: Müze bizi epey yordu. Ama epey toparladık. Şimdi bağlantıları kurmaya çalışıyoruz. Burada bir yürüyüş, dağcılık spor kulübü kurmaya çalışıyoruz. Onunla ilgili bir dershane yapacağız. Orada insanlara yürüyüş tekniklerini, nasıl ayakkabı giyilir vs. gibi bilgileri vereceğiz. Yürüyüş turları 15 kişilik olacak. Rotaları belirlemeye çalışıyoruz. Katılmak isteyenlere önce ben tıbbi olarak bilgi vereceğim, dağcılıkla ilgili arkadaşımız malzeme bilgisi verecek, ben ayakkabı bilgisi vereceğim bu dershanede. Çiftlik içinde sanatsal bir alan oluşturmaya çalışıyoruz. Seramik atölyeleri, sıcak demir atölyesi, marangozluk atölyeleri…
Müzedeki modern imalathanede üretim başlıyor mu?
Levent Köstem: Müzedeki zeytinyağ üretimine bu yıl da geçemeyeceğiz gibi görünüyor. İşletme ruhsatını aldık ama biraz geç aldık. O kadar üzdüler ki bizi… Bürokratik işler çok zor ilerliyor ülkemizde. O nedenle işletme ruhsatını geç alabildik. Bizdeki tesis çok modern. Çok modern bir depolama ünitesi kurduk, laboratuar kurduk. Tam otomasyonlu bir tesis. Onları bir düzene koymak lazım. Bunlar değil ama resmi işler çok yordu beni. Evraklarla aylarca uğraşıyorsunuz. Çok basit nedenlerle işler uzayabiliyor.
Bu memleket böyle, bu malzeme böyle… İş yapan insana iki türlü yaklaşabilirsiniz. Ona yardımcı olan, işini kolaylaştıran bir tarz geliştirebilirsiniz ya da resmi büroya gittiğinizde suratınıza bakmayan, her gün gittiğiniz büroda hala “ne istiyorsun?” diye soran insanların çalıştığı bir yapıyı tercih edersiniz. Bu memleketin malzemesi böyle maalesef. Kolaylık değil, zorluk çıkartıyorlar. Bu işleri bu hale getirenler siyasetçiler ve siyaset. Bizi çok üzdüler. Bu müze yasal bir bina! Kaçak olmayan bir bina. Ben bunun ruhsatını dört senede alabildim!. Yoksa bu güne kadar çoktan açardım. O arada paramız pul oldu. Destek hiç yok. Dört kere başvurduk İzmir Kalkınma Ajansı’na. Dördünde de reddedildi. Kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz artık. Ne kadar para biriktirdiysek o kadarlık iş yapıyoruz.
Yeni projeler neler?
Levent Köstem: Şimdi restoranımızı açmaya çalışıyoruz. Her şeyiyle uğraşıyoruz. Sıradan restoran masaları değil de, sanatsal ve değişik bir şeyler olsun istedik. Onları hazırladık. Üç dört ay içinde açılacak restoran. İSO belgesi alabilecek bir mutfak hazırladık. Hijyenik, açık bir mutfak oldu. Kahvaltı vereceğiz, et çeşitleri, zeytinyağlılar, salatalar, bölgeye özgü şaraplar olacak. Burada olması gereken bu. Öyle michelin yıldızı almaya yönelik şeyler olmayacak burada. Zaten karşıyım ben. Yani bizim Anadolu’nun kendi lezzetleri varken, michelin’le uğraşmaya ne gerek var… Michelin yıldızı almak isteyenler Fine Dining denilen şeyleri yapıyorlar. Ben o tip yemekleri Fransa’da yersem hoşuma gidiyor. Uyumlu. Ama sen gel Ege’de dört bin yıllık beş bin yıllık Klazomenai kültüründe Fransızın Fine Dining’i ye! Neden? Bizim kendi gastronomi kültürümüzün tanıtılması lazım. Ekmeğimiz, şarabımız, salatalarımız, zeytinyağlarımız, bölgesel peynirlerimiz var. Bölgeye özgü yiyecekler olmalı. İnsanlar gelsin burada bir menemen yesinler, türlü yesinler, et yesinler… Bizim yöreye özgü çorbalarımızı denesinler. En besleyici olan tarhana çorbasıdır ve bizim bölgede 20 çeşit tarhana var.
Güler Köstem: Ara ara sergiler de yapıyoruz. 19 Ekim’de İranlı bir heykel sanatçının (Babek Sobhi) açılışı olacak. Cumartesi günü. Dökme heykeller yapıyor. Bir ay açık kalacak.

Zeytinyağı konusuna geri dönersek… Bir söyleşinizde zeytinyağının vatanı bu bölge demiştiniz…
Levent Köstem: Evet. Şöyle: İlk zeytinyağı kalıntılarına İsrail’de antik bir çömlekte rastlanmış (8 bin yıl öncesine ait). Zeytin ağacının Mezopotamya’dan başlayan yolculuğu Doğu Akdeniz, Batı Anadolu ve sonra buralardan Avrupa ve Kuzey Afrika rotasını izlemiş. Urla yöresi (Klazomenai) ve yarımada, zeytinin Akdeniz’e yayılma sürecinde ilk geldiği yerlerden biri. Diğerleri Girit ve Mısır. MÖ 2000 yıllarında Girit’e, bu bölgeye ve Mısır’a gidiyor. Urla yarımadası akıllı zeytinin geldiği ilk yerlerden. Bunun birçok emaresini burada görüyoruz. Bir kere çok yaşlı zeytin ağaçları var. Ayvalık’a zeytin çok sonra gidiyor. Ben bu müze malzemelerini toplamaya çalışırken, Edremit ve Ayvalık bölgesinde daha endüstriyel döneme ait malzemeler çıktı hep, çok eski dönemlere ait malzemeler çıkmadı. Çok eski dönemlere ait malzemeler hep Muğla bölgesinde, Tire’de Ödemiş’te çıktı. Bizim etrafımızda Roma döneminden kalma o kadar çok zeytinyağı işliği var ki, hayret edersiniz. Trapedium diye bir taş var mesela, Roma döneminde kullanılmış. Çıksak belki on tane buluruz o taştan bu bölgede. Birgi Köyü meydanında dört tane trapedium var. Yurt dışında müzelerde göremezsiniz bunları. Ve sanki daha dün yapılmış gibiler. Hiç bozulmamış durumda, sokakta duruyorlar. Hiç olmazsa bir tanesini müzeye getirmek için başvuracağım.
İspanya’ya MÖ 300’lerde falan gidiyor zeytin. Bizden bin beş yüz yıl sonra. Ama ne yazık ki şimdi bizden çok ilerdeler. Türkiye’de insanları margarine alıştırmak için maalesef yanlış işler yapılmış.
Güler Köstem: Aslında Atatürk bu konuda çok ilerici davranmış. 1936’da Zeytincilik Araştırma’yı kurmuş. Margarinlere kadar iyi gitmiş aslında her şey.
Levent Köstem: Evet, son on yıldır zeytinyağı yeniden önem kazandı neyse ki. Eğitimli kesimin doğayla buluşma isteği etken oldu bunda. Kimi şarap üretimine gitti, kimi zeytine. Kimi hayvancılık yapmaya başladı. Babadan kalma zeytinliği olanlar, bu zeytinliklerle ilgilenmeye başladılar. Endüstriyel zeytincilik, butik üretime dönmeye başladı. Bu çok güzel! Çünkü butik üretim kaliteyi getirir. Organik tarım olmasa bile doğru tarım yapılıyor artık. Doğru zeytin sıkım teknikleri kullanılıyor. Ayvalık bölgesinde bile yıllardan beri zeytincilik yapan insanlar, bu işin eğitimini almaya başladılar. Tarım il müdürlükleri bu konuda çok faal ve son sekiz on yıldır, çok doğru işler yapıyorlar. Bence gidişat iyi! Yeter ki siyasiler şu zeytin yasasını tekrar tekrar getirmesinler gündeme. Her sene gündeme getiriyorlar! Neden? Çünkü bu bölgelerden zeytinyağını ucuza alıp yurtdışına satmaya çalışan çok sayıda firma var, gruplar var, tüccarlar var.
Güler Köstem: Ama bir de şu var: Zeytin bahçelerinin bakımı çok masraflı. Aslında her türlü tarım yapmak çok pahalı. İnsanlar biraz da bunun için uzak duruyor üretimden.
Levent Köstem: Şu arka tarafa bakın. Yığınla arazi. Ne kadarı ekiliyor? Çok az! Çok büyük bir ekonomik kayıp bu. Ekilmiyor çünkü bir depo mazot 600 lira. Bir dönümü sürdü mü bir günde bitiyor mazot.
Bu sistem insanları tembelleştiriyorlar. O kadar çok insana hiç çalışmadan devlet bir şekilde maaş veriyor ki. İnsanlar, “Ben eksem biçsem bu parayı kazanamayacağım” diye düşünüyor, hiçbir şey yapmıyor. Zeytin toplayacak insan bulamıyoruz. İki ay insan aradık. Okey oynuyor gelmiyor. İlan veriyorsunuz, bekçilikse geleyim diyor. Kimse çalışmak istemiyor ülkede.
Zeytin Ayvalık bölgesine çok daha geç gelmiş ama o bölgenin zeytinyağı daha makbul sayılıyor. Bunun nedenleri ne?
Türkiye’de birçok şey, nasıl gösterildiğiyle ilgili. Ayvalık zeytinyağı tabii ki iyidir. Ama Ayvalık’ta da çok kötü zeytinyağları var, burada da. Orada da çok iyi zeytinyağları vardır, burada da. Önemli olan, bazı ağaçların genetik şifreleri… Bazı ağaçların polifenol seviyesi daha yüksek. Bunlar kıymetli. Son üç yıldır Türkiye’deki zeytinyağı yarışmalarını memecik zeytini kazanıyor mesela.
Güler Köstem: Ayvalık’ta çok modern fabrikalar var. Bizim bölge biraz geri kalmış, onu da unutmamak lazım..
Levent Köstem: Evet. Burası zaman içinde çok geri kalmış. Burada tütün ekimi ağırlık kazanmış geçmiş yıllarda. Yıllar içersinde bu bölgenin su miktarının biraz artması, toprağın daha az verimli olması, toprağın organik madde miktarının azalması ile bu bölge yavaş yavaş gerilemiş. Ama çok eski zeytin ağaçları var bölgede. Şimdi buralar yeniden canlanıyor. Ben şuna inanıyorum. Siz zeytinin bakımını doğru yaptığınızda, mikro kliması uygun olduğunda, doğru sıkım teknikleri kullanıp doğru depolama yaptığınızda yağın kötü olması mümkün değil. Yani polifenol seviyesi 500 olmaz da 400 olur ama iyi yağ olur.
Ayvalık’taki olay biraz da o bölgenin yıllar içersinde, özellikle burjuvaların oralardan araziler toplamaları ve basına da hakim olmaları nedeniyle gerçekleşti. Bu işin çok fazla reklamını yaptılar. Öyle bir algı yarattılar ki sanki Ayvalık zeytinyağı çok iyi, diğerleri kötü. Alakası yok. Laboratuar böyle söylemiyor bir kere. Düşünün, bu bölgenin Erkence yerli zeytinyağı polifenol seviyesi, üretim doğru tekniklerle yapıldığında, Ayvalık zeytinyağından yüzde 20 fazla polifenol seviyesi var. Genetik olarak öyle Erkence.
Güler Köstem: Ama şu da var: Aydın bölgesinde bir ara zeytinyağlarına çok tağşiş yapılmış. Adı çıkmış bir kere bölgenin.
Levent Köstem: Tağşiş diye bir şey var biliyorsunuz. Zeytinyağın içine başka şeyler karıştırmak… Pamukyağı, fındık yağı. Ama, ismini vermeyeyim, Ayvalık bölgesinde anlı şanlı üç dört tane zeytinyağı markası bu konuda Türkiye’nin akıl hocası aslında. En başta ne dedim, malzeme bu Türkiye’de. Devlet kontrol etmezse, yaptığı kontroller sonucunda insanların yaptığı hatalarla ilgili onlara ciddi cezalar vermezse, malzeme gittikçe kötüleşir. Yani misal, belediyelerde bazı yanlış işler yapan insanları cezalandırmayıp göz yumarsan, daha da yüzsüzleşirler. Hekimlikte de böyle bu, hukukta da, ticarette de.
Toplumun kuralları var. Aslında Türkiye’de kanun var kurallar var. Ama bunları uygulamıyorlar. Yasa diyor ki mesela, aracınla kaldırımı işgal edemezsin. Ama ediyorlar! Ya da devlet diyor ki, sen müzik işi yaparken, 75 desibel üzerinde çalamazsın diyor. Ama adam 200 desibel çalıyor. Şikayet ediyorsun, bir şey yapmıyorlar. O zaman bu kural bu kanun niye var?
Kanuna göre sen bir mutfak kurduğunda 6 ayda bir hijyen kontrolü yapılması gerekiyor. Ama kimse hijyen kurallarına uymuyor. Sen de devlet kontrol etmiyorsun. Tesadüfen 3-5 tanesini yakalıyorsun sadece, onları cezalandırıyorsun. Trafik cezaları da öyle. Rasgele. Zeytinyağı da böyle, ekmek de böyle. Lahmacunu 7 liranın altında satarsan zarar edersin diyor geçenlerde televizyonda. Ama adam üç liraya satıyor. İçinde kim bilir ne var? her şey laçkalaşmış. Bana göre bu ülkede iyi kurallar var. Ama onları uygulamıyorsak, ne işe yarar?
Yine bir söyleşide, eski tip sıkım yapılan yerlerden zeytinyağı alınmamasını öğütlemiştiniz…
Levent Köstem: Zeytinyağı eski sistemden alınmaz. Bizim özellikle entelektüel kesimde taş sıkım, eski tip sıkım çok rağbet görüyor. Ama zeytinyağının baş düşmanları oksitlenme, ısı, ışıktır. O sistemde hepsi var. Sıcak su dökülmeden taş sıkım yapılması mümkün değil. Kıl çuvallarda yapıyorlar o işi. Ben soruyordum bu tip yerlere, ya bu çuvalları kaç günde bir yıkıyorsunuz diye. Gülüyorlar. Üç ayda bir suya daldırıp çıkarıyorlar. Yıkama bu. Neden sıhhi değil? Çuvallar eskiden keçi kılından, jütten yapılıyordu. Artık naylondan yapılıyor. Çok büyük bir baskıyla basılıyor o çuvallar. Ve sonuçta naylonu ıvırı zıvırı zeytinyağının içine mikro partiküller olarak giriyor. Kağıt filtre de yok. Çok az yerde pamuk filtre var. Oradan süzülen yağda her çeşit yabancı madde var. O şekilde alıp yiyorsunuz.
Güler Köstem: Zeytinyağının içinde mikrop üremez. Çünkü çok yoğundur ve içinde asitler var. Ama çuvallardan geçen o pislik yağı bozar. Kokusunu, tadını bozar. Yani hijyenik olmuyor.
Levent Köstem: Biz zeytinyağını neden yiyin diyoruz? Sağlık için. Sağlık için faydalı olabilmesi için polifenol seviyesinin yüksek olması lazım. Eski sistemde polifenol seviyesi yüksek zeytinyağı almanız imkansız.
Delice zeytinlerin polifenol seviyesi en yüksek zeytinler olduğu söyleniyor…
Levent Köstem: Delice zeytinlerin polifenol seviyesi yüksek ama onlardan üretim yapmak zor. 15-16 kiloda 1 alırsınız. Onu da uygun koşullarda sıkarsanız. Delice’den üretim çok zor. Yapılıyorsa İtalya’da yapılıyordur, bilmiyorum. İspanya’da gittim gezdim ben, aralarda hiçbir şey bırakmıyorlar, doğal bitki aromalarını verecek bitkileri bile bırakmıyorlar, bütün araziyi temizliyorlar onlar. Oysa biz çiftlikte mesela makilerin hiçbirini ellemedik, bademler incirler var, melengiçleri ellemiyoruz. Zeytinyağının tadı daha aromatik olsun diye onları koruyoruz hatta daha fazla ekiyoruz. İspanya’da ise tümüyle endüstriyel tarım var.
Güler Köstem: Olaya şöyle bakın. Eğer orada birtakım bitkiler varsa doğal olarak canlılar da üreyecektir. İspanya’da zeytine herhangi bir böcek vs gelsin istemiyorlar, dolayısıyla hepsini yok ediyorlar. Ama siz ekolojik bir tarım yapıyorsanız, toprakta kendi kendine bir denge oluşuyor. Zararlılar azalıyor. Dengeyi bozduğunuz an, o zararlılardan biri çok artıyor ve inanılmaz zarar veriyor. Önemli olan dengeyi korumak. Doğa kendi kendini dengeliyor.
Delice ile ilgili şöyle de bir şey var: Deliceden elde edilen zeytinyağının bilgileri çok yeni. Üniversitelerde bununla ilgili çalışmalar var artık, makaleler yazılıyor. Yüksek polifenol şu hastalıklara iyi geliyor denildiğinde, tabii ki deliceler toplanıp uygun şartlarda sıkılacak. Ama maliyet yüksek. Fiyatı da pahalı olacak. Ama ilaçlar da çok pahalı sonuçta.
Levent Köstem: Organik tarım masraflı ve zor. Ama götürmeye çalışıyoruz. Bize hep organik tarım yapmayın diyorlar, akıl veriyorlar. Bu kadar az ürünle nasıl ayakta kalacaksınız diyorlar.
Güler Köstem: Oysa doğru tarım çok önemli. Toprağa atılan o sentetik, nitratlı gübreler toprağı bozuyor. Hepsi yer altı sularına karışıyor. Toprak ölüyor. İyi tarımla, toprağın içindeki o mikro canlıların çoğalması lazım. Çünkü toprağa karışan her madde büyük moleküllü. Bitki onu alamıyor. Küçülmesi lazım. O mikro canlılar küçültüyor. Onların artması için de toprağı fazla oynatmayacaksın. Alt üst ettikçe onlar azalıyor.
Hurma zeytinde durum nedir? Koruma altında mı?
Levent Köstem:Hurma bu bölgenin zeytini. Urla yarımadası. O ağaçta tatlanma işini mantar yapıyor o işi. Akhisar’a götürdüler denemek için, orada olmadı. Öyle ilginç bir şey ki, bazen ağacın bir tarafı yapıyor zeytin, diğer tarafı yapmıyor. Nem çok önemli. Denizden gelen nem ve sıcaklık çok önemli.
Güler Köstem: O mini mantar zeytinin içinde faaliyet gösterip olgunlaştırıyor. O acı madeyi kırıyor, zeytini ağaçta tatlandırıyor. Ama şimdi laboratuarlarda onu araştıracaklar.. Bu mantarlar artık madde de bırakıyorlar, bunlar insan sağlığına zararlı mı diye. Hurma zeytinde insan sağlığına zararlı bir şey olabilir mi diye Ege üniversitesinde de bir prof arkadaşım araştırıyor. Çünkü yurt dışında sormuşlar, bu zeytinle övünüyorsunuz ama bunun içinde ne var?
Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.