Bir Numunenin Dansı – Bölüm VI

20/11/2019Emin Araç

Deniz kokusuna harmanlanmış aşk kokusu vardı o gün. Ana kucağı kokusu, atadan gelen güvenin kokusu, rakı kokusu, parfüm, losyon kokusu, teknenin ahşap kokusu… Pikaptan mehtaba şakıyan Zeki Müren’in, İsmet Nedim’in, Nesrin Sipahi’nin sesi vardı. Neşeli kadehlerin, tatlı tatlı tekneyi okşayan suyun sesi… Sarı, iri bir akkor ampul, renkli ışık şeritleri altındaki uzun bir masada, aslında hepi topu bir avuç insanının ait hissettiren sesleri, gülüşleri, o güzel bakışları vardı. Denizde ilk nikahını kıyan Belediye Başkanı’nın karaya dönene kadar ekstradan çakırkeyif olup, eşiyle, tüm şarkılara eşlik edişi, herkesi mest edişi vardı. Sıradışı Nebioğlu kanepelerinin tadı, kekiklenmiş yağında pul pul biberlenmiş kırma zeytinlerin, Fikri Baba’nın Ziya Bey ile üşenmeden teknenin kıçında mangal yakıp pişirdikleri pirzolaların tadı vardı. Tahin helvaların, son yollukların, kahvelerin, likörlerin, tütünün tadı… Özbek sırtlarına, ahşap panjurlu evlerine varınca yaptıkları banyonun, Nohutalan’lı Deli Ayşe’ye gerdek için bin bir ricayla yaptırılan kavun şarabının serin, orgazmik tadı, Zuhal’in tadı, saçlarının, boynunun, bacaklarının, dudaklarının tadı vardı. O an benliğinde hepsinden yoğun hissettiği, “TAM” olmaktan dolayı sığındığı, bu son film şeridinin iyileştirici ve harekete geçiren enerjisiyle, zihninde kontrolsüzce gezinmeye başlayan son üç yılın anları, detayları, anıları dağılmışlardı. Tekrar gelen güzel hisle, girdiği pozda (halasana*) sıkıştığını fark etti. İçinde kalan nefesi iyice boşalttı. Yeni nefesiyle bacaklarını tekrar yukarıya alıp ayaklarını bir kez daha havaya dikti. Kısaca mum yapıp tüm omurgasını yavaş yavaş, tane tane hissederek yatağa indirdi. Ayaklarını yere bastı. Dark Side Of The Moon albümü, daha ilk yüzü bitmeden milyonlarca insan gibi Esat’ı da büyülemişti. Elini, Time’dan sonraki The Great Gig In The Sky’ın kadın sesi Clare Torry’nin sıcak vokaline eşlik edercesine göğsünden penisinin üzerine götürmüştü ki pencereden süzülen müziğin sesini duyan Zuhal kapıyı çalmadan neşeyle odaya girdi.
-Aşşk–kııımm?
-Ka–dıı–nımm!
-Nere-desin bakayim? Neler yapıyorsun?
Esat kubbeli yatak odasında, dirseklerinin üzerine kaykılmış, irileşmiş önünü daha da belirginleştiren rahat bir pozisyonda yatakta oturuyordu.
-Ben de seni uyandırmak…Muz getir…Mişştim.!
Yatak odası kapısından bir iki adım içeriye girmişti ki ilk göz temasları ve Esat’ın hormonal elektriğiyle kimyasında, kafeinli enerji halinden, yumuşacık.., daha da yumuşamaya meyilli bir hale geçiş oldu. Kısa bir süre konuşmadan müziğin ve gün ışığının içinde, dinlenmiş parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. O anda aylardır özlemini çektiği bir kıpırdanma hissetti Zuhal de. Bakışlarına yerleşen heves ile, yatakta doğrulan kocasına, farkına bile varmadan soyduğu muzu uzattı. Sağ eliyle muzu alıp yatağın kenarına bırakan Esat diğer eliyle karısını kendine doğru çekti. Bakir bir çiftin romansıyla dakikalarca öpüşüp koklaştılar. Aceleye getirmeden yavaş yavaş birbirlerini soydular. Zuhal çırılçıplak kaldığı anda çevik bir hareketle yataktan çıkıp plağın diğer yüzünü çevirdi, müzik başlamadan sesi de iyice yükseltti. Hoparlörlerden odaya yayılan kasa ve bozuk para sesleri eşliğinde hızlıca açık pencereyi kapayıp, tül perdeyi üzerine çekti. Esat’ın kaldırdığı örtünün altına girmeden yatağın kenarında sırıtan soyulmuş muzu alıp risk bölgesinden uzağa bıraktı. Devam eden seslerin ritmiyle kedi gibi dört ayak, dizlerinin üzerinde, genç bir kadının heyecanı ve ilk haftalarında coşkuyla darmadağın ettikleri geleneksel cinselliğin ötesinde, aklına geldikçe yine, tekrar tekrar tahrik olmak istediği edepsiz, ateşli bir sevişmenin özlemiyle erkeğinin sıcağına sokuldu. Money’in efektlerden sonra gelen bas introsu, blues “riff”leri ve Gilmour’ın yalın sesi, sözlerin anlamı bir kenara konulduğunda müzikal olarak, beklentisi yüksek bir sabah seksi için oldukça motive ediciydi. Uzun süredir nadasa bıraktıkları sinir uçlarını yeniden uyaran öpücük, okşa-n-ma ve kavrayışların yoğun hazzı, Pink Floyd müziğinde daha önce hiç duyulmamış saksafonun sesi ve Dick Parry’nin davul, bas, gitar üçgeninde dans ettirdiği tertemiz solosuyla, şarkı yarısına gelmeden, dakikalar içinde “kızıl” alarm seviyesine ulaşmıştı. Esat sakinlemek için Zuhal’i saçlarından kavrayıp üzerine, kucağına doğru çekti. Bir süre iç içe oturup yeni bir “sprint”e kadar sakin, huzurlu bir şehvet ile birbirlerini tekrar dudaklarına, kokularına ve aşka doyurdular. Acaba Roger’ın bu şarkıyı yazarken cinsellikle ilgili en ufak bir düşüncesi var mıydı? Ya da Freudyen bakış açısıyla; müzik ve kelimeler yoluyla aslında sadece, medeniyet dayatmalarıyla oluşmuş, içinde bolca da cinsel kaynaklı algı, davranış ve arızalar barındıran gerçekliği, bugünün dünyasını, gözlemleri, hayalleri, yanılsamaları ve fantezileriyle harmanladığı entellektüel bir girişimde mi bulunmuştu? Ne olursa olsun cinsellik sanatın içine sanatçının gerçekliğinden girer, onun imzasını veya özgün dilini oluşturmasında ki en etkili faktörlerden biri olurdu. Nitekim Gilmour’da nevi şahsına münhasır tonlarıyla, Mason ve Wright’ın Dick’in saksafon pasajına bağladığı köprüden soloyu devralmış, bastığı notalarla simya ve hormon kazanını gitarıyla karıştıran bir büyücü gibi şarkıyı, odayı ve anı, karşı konulması güç bir haz girdabının içine çekmişti. Zuhal gerek Esat’ın dokunsal becerisi, gerek üst üste binen gitar kayıtlarının iç gıdıklayan “sound”unda, sakin ve meleksi iniltilerinden beklenmeyecek şekilde, kontrol edemediği ani, güçlü bir rahatlama yaşadı. Kasılmaları yumuşarken önce buğulu dudaklarını sonra da hafiflemiş bedenini kocasının üstüne bıraktı. Kısa süreli bir ekstazi hali yaşarken, Esat’ın elleri, seğirmeye devam eden kalçalarını, belini, yanlarını, kıvrımlarını, parmaklarının tersiyle okşamaya devam ediyordu. Zuhal ürperen bedenini yatağa bırakırken kocasını da tekrar üzerine çekti.

Sağlıklı, hafif, aşk dolu başlayan gün, Ajda’yla Çoşkun’un sürpriz kokteyline davetli renkli simaların eğlenceli sohbetleri, üst üste patlayan espriler, bol şampanya ve enfes yemeklerle devam etti. Keyfe gelen sanatçı dostların patlattığı şarkılar, türküler ve özellikle Çoşkun’un fırsat buldukça Ajda’ya yaptığı serenatlarıyla eğlence gün batımına dek sürdü. Cumartesi gecesi olduğu için sahne saati yaklaşan sanatçıların çoğu, akşam bulutlarını kızartan efsanevi gün batımını izleyemeden fuara döndüler. Güneşe ısrarla Urla’da veda eden Çoşkun’la Ajda’yı da şoförleri az bir rötarla da olsa sağ salim Lunapark Gazinosu’ndaki programına yetiştirdi. Esat uzun süreden sonra ilk kez bu kadar portre ve yakın plan fotoğraf çekmişti, zira bu kadar ilginç ve arşivlenmesi gereken simayı bir arada en son 70 yılında Hey Dergisi’nin yayına hazırlık aşamasında gittikleri konser veya gazino kulislerinde, film galalarında ya da kamera arkası almak için gittikleri setlerde görmüştü. Bu yılın başında aldığı Pentax’ıyla bitirdiği 36 pozluk yarım düzine film henüz cebindeydi ancak stres altında veya mesaileri sırasında, iki ara bir derede verdikleri pozlara göre, kişisel arşivine değerli, samimi ve nadir fotoğrafları soktuğunun farkındaydı. Görmek için bir an önce yıkaması lazımdı. Ziya Bey’in eşi Elizabeth kokteyl hazırlıklarıyla bizzat ilgilendiği için havuz başındaki masada oturan en yorgun kişiydi. “Müsadenizle ben de kendimi ılık bir duşa atıp uzanacağım” diyerek masadan izin istedi. Ziya Bey de “Kalkmayın sakın ben hemen geri döneceğim” diyerek karısına eşlik etmek ve artık teslim etmek için zamanının geldiğine kanaat getirdiği gizemli emanetleri Urla’nın yeni nesline devredecek olmanın heyecanıyla masadan ayrıldı. Bu emanetler hem babası tarafından hem de Ziya Bey tarafından o ana kadar Esat’tan saklanmıştı. Zira gençlik, acelecilik, açgözlülük, ahlaksızlık, vicdan ve erdem yoksunluğu, ilimsizlik, dar görüşlülük, kibir ve ego Emanetçi*nin en büyük düşmanlarıydı. Neyse ki üç yıl boyunca gözlemlediği, türlü türlü sınadığı ve objektif olarak tanıdığı Esat Kemal, aynı dedesi ve babası gibi, sıradışı, hayalci ve aykırı fikirlere, düşüncelere sahip olmasına rağmen temel gereklilikleri fazlasıyla barındırıyordu veya geliştirmişti. Sadece yaşı konusunda eksiği vardı, zira 40 yaş hem Hüseyin Bey’in kendi yaşamından ölçüp biçip kanaat getirdiği, hem de Ziya Bey ile de tartışıp, aynı şekilde ondan da kendi yaşamına dair yorumlamasını istediği ve kesinlikle kabul gördüğü bir seviyeydi. Özellikle bir erkeğin, hayatla, kendiyle ilgili meraklarını büyük ölçüde giderdiği, yönünü tayin ettiği, gençliğinde çıktığı kutsal yolculuğunun hasadını yaptığı yaşa tekabül ediyordu 40 yaş. Ancak Ziya Bey kendi gibi Esat’ın da yurtdışında aldığı eğitim ve kazandığı vizyon ile en az 5, babasının erken kaybıyla belki 10, annesinin terminaline dek yaşadıklarıyla da onlarca yıl erken gelen bir bilinç olgunluğuna ulaştığını görüyordu. Ayfer Hanım’ın intiharı ve ölümü hastalıklarının aksine, Esat’ı ve parayla asla geri dönüp satın alamayacağı gençliğini özgür kılarak, daha da hızlı yaşlanmasını engellemişti. Okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler, tanıdığı sanatçılar ve kendi yolundaki deneyimleriyle de, karşılıklı oturduklarında Ziya Bey Esat’ı çoğu zaman kendinden bile bilgili, akranı biri olarak değerlendiriyordu. Dolayısıyla bir Görevli*nin sahip olması gereken en önemli özelliklerden; “gözlemcilik”, “objektif değerlendirme”, “erdem” ve “insiyatif kullanma becerisi”, Ziya Bey gibi, eşinin de, çocukluklarından beri öne çıkan özelliklerinden sadece birkaç tanesiydi.

Yalnız kalmalarını fırsat bilen Zuhal, öğlen yatakta planladıkları Pink Floyd ve Led Zeppelin konserli, bol müze gezmeli, dünya lezzetleri keşfetmeli, maceraya açık, bolca romantik, İngiltere tatili konusunda Esat’ı yokladı. “Ekim’den itibaren Londra’da havalar iyice soğuk oluyordur değil mi bir tanem?” “Yok bebeğim. Aslına bakarsan İngiltere’nin en güzel mevsimi Ekim Kasım, sonbahar bence… Sanki efsane sonbahar yapraklarının biraz daha ağaçlarda kalması için yağmur ve rüzgar ortalıkta pek dolaşmazlar. Ama Kasım dedin mi soğuktan kork! Yani bana hep öyle denk geldi.” “E Kasım’a kalmayalım o zaman!” “Tamam canım, hafta içi hemen senin pasaport işlemlerini halledip vizeye başvuralım. Bence biletimizi Ekim ayının ilk hafta sonuna alabiliriz. Seni tanıştırmak istediğim o kadar çok arkadaşım, götürmek istediğim o kadar çok yer var ki… Bekle bizi Londra, bekle bizi Cambridge, bekle bizi Manchester, bu sefer karımla geliyorum…” “Ha hahaha… yuppiii ! Şimdiden heyecanlandım bile. Ama ne yalan söyleyeyim, en çok uçağa bineceğim için heyecanlıyım.” Hayat devam ediyordu işte, ve bu yolculuk yeni yaşamları için aldıkları ilk bağımsız kararlarıydı. Zuhal Esat’ın boynuna sokulup kulağına yakın bir yere, tadına bakar gibi, edepsiz ıslak bir mühür koydu. “Aşkım biliyor musun hala dizlerim, bacaklarım titriyor..! Ben de gidip yatağımızı ısıtayım. Sen de çok geç kalma… Bir de Elizabeth, rica etti biliyorsun, Ziya Baba’nın karaciğeri sinyal vermiş, dieti var, aman yangına körük tutma sakın. Bugün dünyalar içildi yine, bence ondan kalktı anne de.” Esat Zuhal’in arkasından bakıp aslında ne kadar şanslı bir “it” olduğunu düşünürken, Ziya Bey’in bir elinde, ağır olduğu omzunun yere çekmesinden belli olan büyük bir çanta, diğer elinde daha yüksekte tuttuğu bir Chivas şişesiyle merdivenlerden inmeye başladığını farketti. Yardım etmek için hemen yerinden fırladı.
Çantanın ağırlığı, narin bacaklarıyla 100 kilonun üzerindeki Afyon Mermeri’ni taşıyan ferforje masayı sıkı titretmişti. Oldukça kalın, gri renkli, sağlam plastikten yapılmıştı. Yüksek, dar bir dikdörtgen kutuya benziyordu. Formu, yumuşak sigara paketlerinin ezilmesin diye içine konulduğu, teneke kutuları gibiydi. Yine onlarınkine benzer bir üst kapağı, kapağın üzerinde de plastiğin sanki üzerine dökülerek kavradığı, metal bir taşıma sapı vardı. Proporsiyon olarak biraz daha tombul ve biraz daha kısa sayılırdı. Oldukça büyük, tıknaz, ağır, fütüristik bir çanta… Kapakla gövdeyi birbirine bağlayan menteşeler içeriden perçinlenmiş, sadece ön yüzünde mühimmat sandıklarının üst üste binen kilit menteşeleri gibi, içlerinden geçen serçe parmağı kalınlığında çelik bir silindirin sıkıştırıp sabitlediği kilit mekanizması ve sapı dikkat çekiyordu. Oturduktan sonra Esat dikkat kesilmiş gözlerle önce Ziya Bey’i süzdü, sonra çantaya dönerek, onun ne olduğunu sordu. “Gelecekten bir hediye olduğunu düşünüyoruz…” diye cevapladı Ziya Bey, “Ya da bulunmaması için saklanılan bir “ŞEY”, bir bilgi, bir sır… Ne biliyorsam anlatacağım evladım… Öncelikle bilmeni istiyorum ki bu bir süre senin sahip çıkacağın bir emanet artık… Çözmek için sabırlı olman gereken bir bilmece… Belki daha iyisini de yapabilirsin… Biz sadece babanla aldığımız bir karar doğrultusunda onu ve içindekileri anlamlandırabilmek, anlayabilmek için koruduk.” “Babam mı?” “Evet baban, hatta deden Halil Paşa!” Paketinden bir sigara çekip yaktı, kapağını açtığı viski şişesiyle Esat’ın önündeki bardağa uzanırken “Anlatacaklarım 1912 yılında başlıyor Esat…” diyerek konuşmaya devam etti. Esat nazik bir şekilde eliyle müdahale ederek, ince bir çizginin kafi olacağını ima etti. Ziya Bey kendisine de, aklından geçen kadar fazla koymadı. “Bu çantayı, daha doğrusu içine gizlendiği beyaz piramidi rahmetli Halil Amca henüz baban kundakta

iken, İskele höyüklerine yakın bir harabede bulmuş, fakat çantanın varlığını iki gün sonra tamamen şans eseri olarak öğrenmiş. Sebebi de şu; baban mutlaka anlatmıştır. O yıllarda Urla’nın birçok yerinde bulunan antik kalıntılar Avrupalı seyyahlarla giden bilgiler ile keşfedilince, turist veya tüccar olarak gelen işbirlikçilerle parça parça, İskele’ye yanaşan büyük yük kalyonlarına yüklenerek ülke dışına kaçırılmıştı. O yüzden deden ve birkaç arkadaşı kendilerine iş edinip belirli aralıklara bu harabelere gider ya da keşfederler, bir nevi envanter çıkarır aynı zamanda da şüphelerini çeken yerlerde kazı yapıp talancılardan önce mezar odalarını, lahitleri varsa beraberinde gömülmüş hediyeleri bulurlarmış. Tabii o zamanlar şimdiki kadar değer yüklenmeyen bu tarihi eserleri ödül karşılığı İstanbul Çinili Köşk’teki Müze-i Hümayun’un müdürü Halil Ethem Bey tarafından gönderilen memurlara kazı yerinde tanzim edilen belgelerle teslim ederlermiş. Alanda keşif de yapan memurlar gerek görürlerse İstanbul’dan ekip talep eder ve kazıyı genişletirlermiş. Neyse… Deden bir gün yine, birçok işaretten kerteriz aldığı şüpheli bir alanı tek başına kazarken kazma çok sert bir taşa denk gelmiş. Eliyle biriken toprağı temizleyince toprağın altındaki piramidin tepesini fark etmiş. Akşama kadar kazmaya devam edip tabanına kadar ulaşmış ve çevresini açmış. Babanın anlattığına göre süt beyazı parlakça bir taştan, ama mermer değil, sanki jiletle kesilmiş gibi düz kenarlı, nasıl diyeyim, yaklaşık bir kuyruklu piyano büyüklüğünde yekpare bir parçaymış bu. Akşam karanlığı çökünce atla falan çekip çıkarmaya çalışmamış bile. Daha sonra kalabalık gelip bakılır diye eve dönmüş. Kimseye bir şey anlatmamış. Fakat ertesi gün kendini yataktan çıkamayacak kadar güçsüz hissedince ikindiye kadar döşeğinde dinlenmiş, sadece arkadaşlarına durumu haber vermek için akşam saatlerinde kahveye kadar gidip ertesi sabah için organizasyonu yapmış. Recep’ten kağnı arabasını, Halil’den urganları, Ali’den de ikinci öküzle, kas gücü için engelli kuzeni Enver’i getirmesini istemiş. O gece deden o kadar çok garip rüya görüp uyanmış ki, tabi bunlar genellikle piramitle ilgili, gün ışığını ve arkadaşlarıyla buluşmayı beklemeden, alacakaranlıkta atına atladığı gibi elinde cam pencereli teneke mum feneriyle piramidi bulduğu yere gitmiş. Tepeye ulaştığında aşağıdaki alanda, bir grup insanı, kiminin ellerinde fenerleri, piramidin çevresinde, iki öküzün çektiği bir kağnıya bağladıkları halatlarla, piramidi toprağın üzerine çekmeye çalışırlarken görmüş…”*

Kaldığı yerden devam edecek…*
Emin Araç / Urla dipdibesmyrna@gmail.com