Urla’da Yaşamı Yavaşlatan Sanatçı: Gören Bulut

20/11/2019Müge Buluç, Röportaj

Urla’da yaşayan sanatçılarla sanat hayatlarına, Urla’daki yaşamlarına dair söyleşelim diye bir proje üretince aklıma ilk gelen kişi Gören Bulut oldu. Yaşar Üniversitesinde çalıştığım yıllarda tanımıştım Gören hocayı. İletişim Fakültesi dekanıydı o zamanlar, sonra rektör yardımcılığı yapan, 2016 yılında emekli olmadan birkaç yıl önce de Sanat Tasarım Fakültesini kurarak bu bölümün başına geçen, yani Yaşar Üniversitesine can veren güneş yüzlü bu insanı, kendisi her ne kadar burada kaybolmak istese de, herkes tanısın istedim.

Onu aradığımda ve ropörtaj yapmak istediğimi söylediğimde hemen kabul etti. Bir gün kararlaştırdık ve konum falan atmadan, ‘Şurayı geçince şu yola sap, biraz git, çeşmeyi geçince ikinci ev.’ gibi kısacık bir tarifle bir vadiye, Gören bağlarının bulunduğu beş dönüm içindeki evine geldik. Yüksek galerili salona girince, kuzeydeki bağları görebildik.
‘’Hocam eviniz, bağlarınız ne güzel.’’ dememle birlikte Gören hoca hemen anlatmaya koyuldu. Edirne’de babasının bağları olduğunu. Çocukluğunun bağ dikmekle geçtiğini, babasının ona ‘Ya okuyacaksın ya bağ dikeceksin.’’ demesi üzerine öğretmen okuluna girdiğini. Bitirince iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptığını. Daha sonra Gazi Eğitim Fakültesine girerek resim bölümünü bitirdiğini, bu araziyi aldıktan sonra Urla Karası’ndan, Cabernet’e kadar pek çok çeşit üzüm diktiğini ve hepsinden ayrı ayrı şaraplar yaptığını anlattı.
– Picasso ilk sergisinden kazandığı bütün parayla boya almış. Soranlara da karışmayın, çok boyasız kaldım, demiş. Ben de orda atölye burada atölye, her şey dağınık zaten kendim dağınık bir adamım. Sonunda burayı aldıktan sonra buraya atölyemi, evimi, kavımı, bütün hepsini bir araya toplayacağım, hepsi elimin altında olacak, dedim kendime.
– Kav nedir hocam?
– Şarabın saklandığı yer. özel bir yer orası. Toprak altında. Yani keyfime göre yaptım burayı; şurada küçük bir bina var arabanın arkasında, takur tukur işte kes bağla falan filan, böyle geçiyor gün. Ne güzel. Burası beni dolduruyor. Burada zamansızlık çekiyorum ben. Bak televizyonum var, anteni yok. Hiç izlenmedi bu eve gelindiğinden beri. İpad’imden günlük gazetelere şöyle bir bakıyorum sabah kahvaltısında, ondan sonra işime; hava böyle kapalı olunca aşağıda ya şarapla ilgili; ya kendimle, resimle, altyapımla ilgili bir şeyler yapıyorum, ya okunacak bir şeyler oluyor, böyle geçiyor gün…
Şöminenin yanında şovale, şovalenin üstünde resim, fırçalar, boyalar falan duruyor.
– Hocam atölye burada mı? Burada mı çalışıyorsunuz?
– Atölye aşağıda ama kışın loş oluyor, onun için şimdi başka bir projem var. Geçen sene burayı, bu salonu atölye gibi yaptım. Şimdi şu camın çıktığı yerde (evin kuzey yönünü gösteriyor) orada bir balkon var, orayı kış bahçesi yapacağım; atölyemi oraya alacağım. Orası sıcak da oluyor, özellikle gündüz güneş olduğu zamanlar. Sonra sizi karşılayan köpeğim var (adının Şıra olduğunu giderken öğrendik), kedim var. Dışarda bir sulama havuzu vardı, onu derleyip toparladım içi koi balığı dolu, böyle bir şey işte… Pek ayrılamıyorum buradan. Sizden önce Kıbrıstan çalıştay için aradılar. Ben de söz vermiştim, renkle ilgili iki gün ders yapacağım. Kıramadığım arkadaşlar var orada. Benden sonra dekan oldu fakülteye…O orada şimdi.
Bu arada bana filtre kahve yaparken çok nadir bulunan Urla karası üzümünden geçen yıl yaptığı şaraptan bir şişe açarak bir kadeh arkadaşıma bir kadeh de kendisine koydu ve bize köy leblebisi ikram etti.
– Bir Yudum Şarap Derneğimiz var. Şarap evlerinin, şarap firmalarının şaraplarını tadıyoruz ayda bir. Geçenlerde Antalya’ya, Elmalı’ya gittik. Dönüşte aldık bu leblebileri… Leblebiden nereye geldik. Ben çok konuşuyorum ama siz beni konuşturmaya geldiniz zaten.
Gülüştük.
– Urla’da pek sergi salonu yok. Bu büyük bir eksiklik değil mi? İzmir’deki sergilere katılıyor musunuz?
– Ben sergilere sonradan katılıyorum. Çünkü sergilerin açılış günleri böyle bir şarap kapma yarışı gibi oluyor onun için hoşuma gitmiyor. Kendi sergime mecburen katılıyorum ama onun dışında mutlaka sonradan sergileri geziyorum. İzmir’e ayırdığım günler var. Bir de bizim ekibimiz var; Mehmet Kahyaoğlu falan buluşuruz. Şefik hoca, Umur hoca, Kahyaoğlu öyle oturur sohbet ederiz, bir kadeh bir şey içeriz. Hem de o gün sergileri gezerim. Urlada şimdi bir butik otel açılmış, aynı zamanda sergi salonuymuş.
– Evet hocam, Pintura.
– Daha biz Yaşar’a girmeden Muzeffer Tunçağ’ın eşi açmıştı bir galeri burada. Bir yıl, bir buçuk yıl kadar dayanabildi. Sanat sokağındaydı. Habip Aydoğdular falan gelip sergi açmıştı ama sonra kapandı. Ben 1999-2000 den beri Urla’da yaşıyorum. O zaman Kalabak’taydı evim. Ondan sonra da doğru düzgün bir şey olmadı. Suluboya ressamı Tayfun beyin açtığı bir galeri vardı bir de. Tiyatrodan aşağıya inerken orada bir fırın vardır, fırının karşısına gelen bir yerdeydi o galeri de. Orada sergiler açtık destek olalım, bir hareket olsun diye. Belediye başkanı destekliyordu sanırım ama başkan değişince tutunamadı. Bu işler siyasi şeyden çıkmalı, vakıf olmalı. Sonra İskele’ye, Yorgo Seferis’in oraya indiler.

– Baskı siyah beyaz tabi. Değil mi? Galiba bu süreçte soyut da çalışmışsınız.
– Sanıyorum 1988 falan, baskı yapıyorum ama Ankara’dan sonra hakikaten ışık İzmir’de çok güzel. Bir sanatçıyı etkilememesi mimkün değil. Dedim ki boyut olarak da artık biraz büyümem gerekiyor. Baskı boyutları yetmemeye başladı. Gittim bir marangoza on tane tuval yaptırdım. Boyalar aldım, şu aldım, bu aldım, eve geldim. Resim yapıyorum, hep figüratif baskılarıma doğru gidiyor resimler. İkisinin anlamı da farklı, yapısı da. Birisi böyle kesiyorsunuz oyuyorsunuz, çok disipline bir olay. Oysa pentüre geçtiğinizde yani renkli resme -tuvale- yumuşak bir fırça var elinizde. Birbiriyle hiç uyumlu değil bir bıçakla bir fırça. Sizin tabi alıştığınız bir resim tarzı var, onu yağlıboyaya uygulamaya çalışınca işler değişiyor. Olmaz mı olur ama onun farklı bir tandansı var. Sonra tuvalleri koydum önüme, bu resimden hiçbir şey bekleme Gören, dedim; malzemeyle bir oyna ve figürden bir kop; rengin kendi sözünü söylemesine izin ver. İşte o yıllarda soyut resim yapmaya başladım. Ama bu soyut resimleri ben soyut resim yapıyorum diye yapmadım. Yalnızca kendimle hesaplaşmak ve o yeni konsepti tanımak için böyle yoğun bir çalışmaya girdim. Yirmi, otuz resim çıktı öyle. Işıkla, renkle, boyayla, boya hamuruyla oynuyor, bir sürü deneme yapıyorsunuz. Bazılarını yırtıp atıyorsunuz, bazılarını yakıyorsunuz. Bazısı oluyor, bazısı olmuyor. O bir yolculuk, atölye yani..Labratuar.. Ondan sonra onlar yavaş yavaş şekil almaya başladı. Bir taraftan doğadan da kopamıyorum. Renkle, o soyutlarla oynarken doğayla da bir yandan flört ediyorum. Desenler çiziyorum sağdan soldan. Sene kaçtı tam hatırlamıyorum ama 1994-95 gibiydi sanırım, Kaynarpınar’da bir yazlık tuttuk. Çok da güzel bir doğa var orada. Bir defa başınızda yükselen bir dağ var. Deniz var. Cıvıl cıvıl her şey. Orada büyük resim, soyut resim yapmanız mümkün değil. Küçücük bir yer, bu salon kadar bir yer hepsi. Orada küçük küçük peysajlar yapmaya başladım. Oradan bana iki büyük sergi çıktı. Ve hemen hemen hiç resim kalmadı elimde, hepsi satıldı. Ankara’ya nasip oldu o ilk sergim, 2 tane mi 3 tane mi ne resim kaldı elimde. Bir yandan büyük, soyut resimler de devam ediyordu. Onunla da hiç iletişimimi koparmadım. Aynı şey aslında, birinde doğaya uyguluyorsunuz özgür renk kullanımını, diğerinde daha serbest çalışıyorsunuz. Öyle yavaş yavaş bu güne geldi. Tabi o ara biraz baskıdan koptum. Zaman zaman yaptım, zaman zaman denedim ama ikisi birbirinden çok farklı.
– Ama bunu baskıdan daha çok sevmişsiniz sanki?
– Burada daha özgürsünüz tabi. Ötekinde sizi malzeme kısıtlıyor. Burada istediğiniz büyüklükte bir malzeme kullanabiliyorsunuz. Ama tahtanın üstünde yaptığınızda bu sizi kısıtlıyor. Sonra kestiğiniz bir şeyi bir daha yerine koymanız mümkün değil. Onun için çok disiplinli olmalısınız.
– İngiltere’de okurken sergi açtınız mı? Hiç resim sattınız mı?
– İngiltere’de de üç sergi yaptım. Devlet bursu almıştım. Resim de sattım ama hem okuyordum hem çalışıyordum okuldan sonra; dönercide, orda burda, her yerde çalıştım.
– Kaç yıl kaldınız orada?
– İki yıl. Bizim kuşağın öyle bir şeyi vardı. Ben hiç dönmemeyi düşünmedim. Bizim yetiştiğimiz kuşak öyleydi. Bu ülkeye borcumuz var, insanlar vergi vermiş sen de bununla okumuşsun; bir vefa borcu yani. 12 Eylül’ün arkasından çok da güzel bir çalışma yaptım orada. Bölüm başkanı, Türkiye çok zor, kalır mısın burada, dedi. Senin çalışma yöntemini yapan yok, biz bir renk arıyoruz, dedi. Serigrafi var, o var bu var ama senin gibi ekspresif çalışan yok, dedi. Senin çalışmaların lisans düzeyindekileri çok etkiliyor, dedi. Dedim ki, çok güzel bir teklif, onore oldum ama ben bunun için gelmedim. Bir şeyleri, öğrendiğimi oraya taşıyayım diye geldim ben buraya, dedim. Bana bir gün, yahu sen ne yapıyorsun dedi. Eyvah, dedim bir şey yapmışım. Merdivenlerden çıkıyor adam böyle benden de beş altı yaş büyüktü. Ben de aşağıya kahve içmeye iniyordum. Gelsene, kahveyi benim odamda içelim, dedi. Gittik oturduk. Saat sekizde geliyorsun, akşam sekiz dokuzda gidiyorsun, çok üretkensin, çok çalışkansın, çok güzel şeyler yapıyorsun ama hem serigrafi yapıyorsun, hem tahta baskı yapıyorsun, hem litografi yapıyorsun hem gravür yapıyorsun, her şeyi yapıyorsun; böyle olmaz ki, dedi. Sen mastırını neyle yapacaksın, dedi. Bak Tim, dedim. Ben burasını öyle veya böyle bitireceğim. Gideceğim Türkiye’ye, Türkiye’de bana hocam hoş geldin diyecekler; şu üniversitede veya şurda burda baskı atölyeleri kuracağız, hadi bakalım seni de orada görevlendirdik diyecekler, dedim. Şimdi ben orada bunları kuracağım, ben yalnız tahta baskı yaparsam gravürü nasıl kuracağım, serigrafiyi, litoyu nasıl öğreteceğim, dedim. Gözleri böyle büyüdü. Sen gidince bunların hepsini yapacak mısın, dedi. Türkiye öyle bir yer. Ben baskı hocası olarak hepsini bilebilmeliyim dedim. Mastırımı tahta baskıda vereceğim, dedim.

– Bir resme nasıl başlıyorsunuz nasıl bitiriyorsunuz?
– Soyut resimlerimde bu sorduğunuz soru çok yerinde bir soru. Peysajlarda değil, bunlarda eskizlerim var, görsel hafızam var, onlarda az çok veriler belli. Soyut resimlere başlamak çok zor. Ama başlayana kadar bütün sıkıntı; nasıl gelişecek, renkler nasıl olacak, resmin kurgusunu nasıl kuracağım; eski gazeteler okunur, karnınız acıkır, susarsınız, kıvranırsınız, gider dolaşırsınız… Sonra bir şey olur, bir renk gelir, bir şey koyarsınız. Sonra o arkasından başkasını çağırır falan derken kendi kendini örer. Bazen de hiç olmaz. Var, otuz yıldır bitirmediğim resmim var. Bazısını yırtarım, artık o beni bıktırmıştır. Benim en büyük korkum hep söylerim, beyaz bir tuvaldir derim, en büyük düşmanım!
– Peyzajlar için fotoğraf makinesiyle fotoğraf mı çekiyorsunuz?
– Fotoğraf da çekiyorum, biraz da çiziyorum, sonra ayıklıyorum. Bazılarını alıyorum resme, bazılarını bırakıyorum. Fotoğraftan da yararlanıyorum çünkü insanın hafızasında tutması mümkün değil. Onu resim diline çevirmek, o önemli; perspektife çevirmek. Ne zaman başlayıp ne zaman biteceği belli olmuyor soyut resimlerde; peysajdaysa daha kolay. Ama bağların işi yoğun olduğu zamanlar resim yapamıyorum ben. Kafan orada, kafan burada olmuyor. Resim konsantrasyon istiyor. Bağın bir serüveni var; martta başlar, temmuzun sonuna doğru bütün ağustos boyu eylüle kadar devam eder çünkü hepsi farklı zamanlarda oluyor üzümlerin. O zaman hiç resimle ilgilenemiyorum ta ki kasım gelinceye kadar.
– Hiç bağ bozumuyla ilgili resimleriniz var mı?
– Yok daha başlamadım. Şimdi bu çevreden projelerim var. Yakın çevremden yola çıkarak yapacağım resimler var ama ben şu resmi yapayım diye resim yapmıyorum. Kendi akışı içinde oluşuyor. Urla çok güzel bir yer. Yalnız kalabileceğiniz bir yer. Ben mesela iskeleye iniyorum, bir sürü fotoğraf çekiyorum. Kum denizine kadar yürüyorum. Kimse tanımıyor beni. Oturuyorum bir yerde bir çay içiyorum, bir kahve içiyorum, insan biriktirmiyorum etrafımda. Urlanın sokaklarını; arka sokaklarını geziyorum, dolaşıyorum. Bu civarın hepsini dolaştım benim ufaklık köpekle birlikte. Bitkiler, kekikler onlar bunlar…
– Tabi görsel olarak çok besliyordur bu sizi. Anladığım kadarıyla Urlada çok sanatçı var böyle sizin gibi kaybolmak isteyen. Acaba hep birlikte Urla’ya katkı için bir şeyler yapılabilir mi?
– Belediyenin sosyal programları olabilir, biz onlara katkı koyabiliriz. Sanat adına bir şey yaparken bir finans olmalı en azından. Belediye mesala yer sağlar. Biz ancak eylemimizle, enerjimizle destek verebiliriz. Bir ara ben çıkıp liseleri dolaşmayı düşündüm. Resme yeteneği olan çocukları saptayalım diye. Çocuklara doğru desen öğretecek genç arkadaşlar buluruz. Belediye de buna biraz destek olur, bu çocuklar da harçlık sahibi olur; ötekiler de hazırlanır; biz de gider arada onlarla konuşur, tartışırız. Aslında ben emekli olduktan sonra eğitim işlerinden de uzaklaştım. Burada o kadar mutluyum ki zaman zaman ağaçlarla falan konuşuyorum. Sarıldığımız da oluyor.
– Evi kendiniz mi yaptınız bu haliyle mi aldınız?
– Jülideyi tanır mısın sen? Bizim bir mimarımız vardı Yaşar’ın kampüsünü yaparken. Bir gün kahve içiyorduk konuşuyorduk, hocam ben yaparım ama bir konuşalım ne istiyorsunuz, dedi. Dur dedim öyle olmaz, gel bir gör önce dedim. Geldik. Burası tarlaydı. Havuz yıkıktı. Oldum olası ferah aydınlık yüksek yerleri severim. Bu ev bana aitse evin her yerini kullanırım. Sonra oturduk tartışa tartışa bu evi bulduk. Bu galeriyi yüksek tavanlı özellikle istedim; kuzey bahçede bağ…Ben burayı bir yaşam alanı olarak gördüm. Sıcak olsun istedim. Isı pompam olsun, şöminem olsun bu yaştan sonra onları dert etmek istemedim. Gelen konuğumu rahatça misafir edeyim istedim. Üst katı ayırdım. Çocuklar gelince açıyoruz yatak odalarını.
– Urla’ya neden geldiniz hocam?
– Ben Urla’ya yaşamı yavaşlatmaya geldim. Ayıklayacaksın yaşamı, yavaşlatacaksın. Ne kadar sakin, ne kadar kendi kendine kalıp istediklerini yapabilirsen o çok hoş işte. Kendimi algılıyorum ben burada. Kaçmak için bir yer yaptım kendime. Kendi dünyamı kurdum.