Şiire Adanmış Bir Yaşam SÜREYYA BERFE

Bir Süreyya Berfe tanımıştım Urla İskele’deki evimizin üst katında oturan, zaman zaman Esinti Kafe’de bir başına bir şeyler okuyup yazan. Ama bir şair tanıdım ben bugün; bir şair ki altmış yılın ardından hala kendisine ‘Kalfa’ diyebilen. ‘Pen Şiir’ ödülü de dahil olmak üzere şimdiye kadar dokuz ödül almış, üzerine doktora tezi yazılmış bir şair… Şiir mi yaşamına karışmış yoksa yaşamı mı şiirine karışmış belli olmayan birini tanıdım ben bugün. Kendi kendini yaratmış bir şair, şiire adanmış bir yaşam gördüm…

Bir gün her şey sona erse
ihtiyarlasa kafam, kalbim ve şiirim
hiçbirini hatırlamasam yaşadıklarımın
etimdeki ateş, derimdeki alev beni terk etse
hiç kimse de bilmese…
Mutlaka uyanacağım sabahların en sessizinde
kim bilir neler geçecek aklımdan
dar mı gelecek odalar, evler, şehirler
dar mı gelecek geçmiş günler, kağıtlar, kitaplar
dar mı gelecek zaman bilmiyorum
Kalkıp uzanacağım bir kanepeye
uyandığımda ‘’Dünya’’ diyeceğim
‘’insanlar ve hayat’’
bakıp pencereden bir ağaca
bir börekçiye, bir manava, bir sabahçı kahvesine
şımardıkça yorganı başına çeken çocuğa
babasına masal anlattıran bir genç kıza
yaşarken hiçbir şeyini esirgemeyen bir kadına
bakıp bütün bunlara:
‘’Dünya, insanlar ve hayat’’ diyeceğim
‘’Sizi sevdiğim için oluyor, ne oluyorsa’’

diye yazabilen, okyanus yürekli bir şair… Köşesine çekilmiş, ‘’… bunlar önemli değil, önemli olan okuyabilmek, yazabilmek, düşünebilmek.’’ diyen, yalnızlığını bir derviş hırkası gibi sırtına giymiş bir şair tanıdım.
Ve kendi ağzından herkes biraz olsun onu tanısın istedim.

Ne zaman başladınız şiir yazmaya?
İlkokulda. Şiirmiş onlar, şiire benzer şeyler…
Ne etkilemişti peki sizi?
Marul tarlası, Afyon’da. İlkokulu Afyon’da okuduk. İlkokul dört ya da beş yazı galiba ya da yaz sonu; yani on, on bir yaşlarındayken… Mecidiyeler vardır, Afyon’dan İzmir istikametine giden trenlerin son istasyonunun kalktığı yere giderken; sağdan birinci ikinci üçüncü mecidiyeler, Afyon kalesinin olduğu yerin karşısındaki orta sivri dağın eteklerindeki mahalleler; memur, işçi yarı yoksul filan insanların oturduğu yerler… Bizim evimiz de ikinci mecidiyedeydi; köşede, karşısında da büyük bir tarla… Soğan moğan, maydanoz, sebze meyve gibi bir şeyler yetişirdi. Bir köşede de marul vardı düz marul, kıvırcıklar da vardı. Düz marullar olduğu zaman dış kabukları ayıklanır ineklere falan verilir, kalan göbekli kısmı iyi yapraklar, onlar traktörün arkasında taşıyacak olan şeylere yerleştirilirdi. O marullara bayılırdım. Dış kabukları ayıklandıktan sonra, kökleri bu tarafa bakıyor bir kısmı, bir kısmı öbür tarafa bakıyor; dizerler onları.. Nasıl bir manzara! Sonra topraktaki hallerine bakmaya başladım; büyümeye başladılar ufak ufak yapraklar büyüyor. Kıvırcıklar da var, bunlar da var. Gübre verirlerdi yağlansın yapraklar irileşsin diye. Böyle, pencerenin kıyısında oturur dalgın dalgın seyrederdim onları. Sonra komşulara gidilirdi; akşam gelmeleri gitmeleri oturmalarında nereye gitsek çoğu evde duvar takvimi vardı; yapraklarını isterdim çünkü orada şiirler vardı. Saatli maarif takvimi; yemek tarifleri, özlü sözler falan vardı. Şiirler de vardı ufak tefek; gerek Türk şiirinden gerek dünya şiirinden. Öyle fazla zor şeyler değildi, çoğunu herkesin bildiği.. Ama ben nedense onları büyük bir merakla okurdum ve biriktirirdim o kağıtları. Meğer ben bir şiir severmişim haberim yok! Gördüm mü vazgeçemezdim, mutlaka okurdum. Sonra, işte böyle okuldakiler yetmemeye başladı. Etrafta kütüphanesi olanlara söylerdim: Var mı, gidelim sizin kitaplığa bakalım diye. Bazen okul kütüphanesine, milyonda bir, beyefendi (babası) itiraz etmeyecek de gideceğiz. Öyle… Marullara bir şeyler karalamışım ama rahmetli annem nereye koymuş bulamadı, çok sık ev taşınıyor öyle geldi gitti. İlk başlayıp da bitirdiğim şiire benzer, şiir denebilecek şey, beyefendi bademcik ameliyatına gidecek, ben de tehlikeli bir şey sanıyorum; ona yazmışım. İlk böyle başladı. Karalama, müsvette alan gibi değil; adamakıllı yazmışım. İlkokul dört, beş gibi.

Sonra nasıl gelişti şiiriniz?
Devam… Bulduğum şiiri okuyup saklanacak varsa saklayarak. Sonra yabancı şairleri merak ederek… Çevirilerden, dergilerden, kitaplardan, çevremdekilerin kütüphanelerinden, okul kütüphanelerinden… Ama bizim hazret anladı durumun kötü olduğunu bir sürü şeyi yasakladı ve engelledi. Kaldı ki kendisi önce Saint Joseph, sonra Fransız Filolojisi mezunu. Nasıl, aklım ermiyor! Ama ne yaparsa yapsın devam ediyor. Sağ olsun anacım rahmetli, anneler tabi kadınlığın getirdiği herhalde, daha yumuşak, daha koruyucu, daha ana… O saklardı. Bir maaş dört nüfus kolay değil… Anadolu’da oradan oraya.. Sedir bile zor. Evladım, sen git portakal kasalarını al pazardan, onları ters çevir duvara daya, üzerlerine örtü mörtü, ıvır zıvır, al sana sedir. Millet anlamazdı bile altında portakal sandığı olduğunu. Sonra benim suç unsurlarını onların arasına koyup kapatırdı kitaplarımı ve şiirlerimi. Eve bakın. İlkokul sonundan başlayarak ortaokul, lise filan böyle gitti. Sonra bir hır çıktı; ciddi bir hır, ayrıldı yollar vs. Yani mücadele… Bu toplumda geldik bu hale ama eh be birader, eh be birader! Dünyada her toplumda böyle mi yetişti acaba şair milleti? Pes, teslim, olacak şey değil! Bir kısım öğretmenlerin ayrı; evde baban, -anan hariç-; okuldakilerin bir kısmı karşı, bir kısmı değil.. Ne var yahu, kitap, şiir okumakta! Steinbeck, Hemingway okuyorsun ne var bunda, olacak iş değil!
İlk şiiriniz ne zaman basıldı? Bir dergide basılmış bir şiiriniz olmuş galiba?
Hevesli, amatörce çıkan dergiler vardı ‘Zeren’, ‘Yelken’, ona benzer şeyler. Gençlerin bir araya gelip çıkardığı şeyler. Oralarda “S.”, başka isim yok, öyle… Bir iddiam da yok ama alamıyorum kendimi. İçimden yazmak geliyor. Yoksa öyle kitabım çıksın, ünlü olayım, şair olayım; bilmem orda yayınlansın, burada yayınlansın, böyle bir şey yok. Bilinmesin, tanınmayayım da, hiç umurumda değil! Hala da öyledir. Hiç üzerine düşmem. Şiir kendi yolunu açar, ben ona inanırım. Reklam, propaganda, orda görün burada görün, pozlar, fotoğraflar ohoo… Okur da iyi bir şiir okuruysa arar bulur. Çünkü biz öyle yaptık. Beyazıt’taki sahaflara okula giderken mutlaka uğrardım. Kurcalardım. Evler yıkılır; terkedilmiş, yanmış, sahipleri ölmüş, her neyse, bir evden kalan kütüphane veya kitaplar tepeleme böyle; 25 kuruş, 50 kuruş, 75 kuruşluk tepeler… Oralara gider, karıştırırdık işimize yarar kitap bulabilir miyiz diye. Ben şeyi buldum orada, ne gündü! Okula filan da gitmedim; öleceğim kalpten, Necip Fazıl’ın ‘Çile’ kitabının ilk baskısını… Üfff üff, bir de imzalı! Kim olduğu belli olmayan biri; bilmem kim bilmem kime, imza… Define! Fakat imza çok ilginçti, kütüphanede vardır mutlaka; Barbaros’taki vakfın kütüphanesinde. Altmış yılın üzerindedir o kütüphane; çok zengin! Altmış yılı aşkın aldığım bütün dergiler, kitaplar orada. Bu da vardır mutlaka. Neyse, kendine ‘üstat’ demiş garibim. Üstat Necip Fazıl. Kendi yazmış. Yahu karşılaştırıyorum, yakından bakıyorum yazı aynı başkası yazmamış o ‘üstad’ yazısını. Kendine ‘üstad’ demiş. Sonra şiire yakın arkadaşlarla konuşurken, oğlum, dediler; sen yeni mi öğreniyorsun buna herkes ‘üstad’ der. Herif de inandı üstad olduğuna ‘üstad’ yazıyor.
Siz toplu şiirlerinize ondan mı ‘Kalfa’ adı verdiniz?
Yok canım, ustam mustam, bilmem ne; ‘Kalfa’ de gitsin! Bir de enteresan isimler buluyorlar. Tuhaf şeyler. Eh işte laf ola beri gele. Böyle…
Kendi adınızla basılan ilk şiire gelelim mi?
Yıl 1961-62. Yön dergisi çıkıyordu o zamanlar. Doğan Avcıoğulları’nın çıkardığı dergi. Yön, haftada altmış, yetmiş bin satan bir dergiydi. 27 mayıstan sonraki özgürlük ortamında çıkan bir dergi. Onun kültür sanat sayfasını Fethi Naci yapıyordu; eleştirmen Naci abi. Duymuş arkadaşlardan, getir şu şiirleri dedi. Hayrola ne şiiri Naci abi falan… Hiç anlamam, dedi. Bak baban benim Fransızca öğretmenim, Erzurum Lisesinden tanışırız, gelir eve evden alırım, dedi. Allah, yakalandık! Peki. Verdim, aralarından seçti, yayınladı. O duygudan sonra anladım ki, ben yayınlasam da, kitap olarak da yayınlansa, dergilerde de yayınlasam; şimdikinden çok daha tanınan bilinen biri olsam, hoşlanmıyorum bu işten. Onun için önlemek için ne lazımsa yapayım. Kimler neler söyledi; bilmem ne diline çevirseniz filan. Utandım biraz, sıkıldım da! Mahalledeki insanlar anneme gelmişler, aaa Süreyya’nın şiiri çıkmış bilmem ne… H. Süreyya Kanıpak, imza bu. H, Hikmet, nüfustaki adım babamın babasının adı; doktor bey. O zamanlar Acıbadem’de özel liseler vardı; onlardan birine gidiyordu babam akşamları. Çocuklar da geliyor ayrıca Fransızca çalışmak için eve. Bir gün dediler ki, abi gezelim biraz, şöyle deniz kenarına, Kadıköy’e. Ee gittik. Mırın kırın ediyorlar aralarında, bir şey söyleyecekler. Yahu söylesenize ne oldu, bir şey mi oldu? Abi, dediler, aramızda kalacak ama. Kalabilecek bir şeyse kalır, kalmayacak bir şeyse kalmaz, siz söyleyin bakalım. Efendim bunlar dergiyi almış, gitmişler bizim üstada. Almış, bakmış, okumuş; bizim ailede böyle birisi yok demiş, vermiş çocuklara. Nasıl fena oldum, nasıl fena oldum anlatamam. Ulan dedim bunun hesabını sana ağır soracağım. Çocuklara dedim ki, unutun.

Hangi şiirdi bu hatırlıyor musunuz?
‘Yoksul Bir Aile Dedi Ki’, şiiri. (Kalfa kitabında olup olmadığına baktık. Bu şiiri bulamadık.) Onları es geçtik tabi. Acı anılarla dolu, almadık. Alsana bu şiiri şuraya, senin öz geçmişinde bir kilometre taşı. Hata!
İlgi çekti dergilere vermeye başladım yıl 1965 oldu. Türkiye Milli Talebe Federasyonu bir yarışma düzenledi. Ben istemiyordum. Hiçbir zaman da istemedim. Hep başkalarının iradesiyle olmuştur. Rahmetli Tomris hayattaydı. Tomris Uyar. Cemal Süreya’yla beraberdiler. Tomris tutturdu, şu ‘Kasaba’ şiirini yarışmaya yollayalım. Tomris’cim yapma, ben hiç hoşlanmıyorum böyle şeylerden, yapmayacağım da hayatımda; ben kendi şiirimi reklamla, propogandayla, ödülle, bilmem neyle filan pazarlamayacağım; benim okurum halis okur olacak, arayıp bulan; bak, kitabım çıktı demem; arasın bulsun, beni ilgilendirmez. İyi, tamam, anlaşıldı. Öyle deme yahu benim de huyum bu; hoşlanmıyorum böyle şeyden; elma değil, armut değil, domates değil, patlıcan değil ki; şiir bu güzel kardeşim ya, hoşlanmıyorum; zorla mı; hayır. Kapandı o konu orada. Sen dinleme, git daktiloya çek, gönder. Bunlardan haberim yok. Çok farklı bir insandı, müstesna. Papirüs kuruldu, sen gönder bizim ‘Kasaba’ şiirini. Ben sık sık uğruyorum Cağaloğlu’ndaki ofislerine o zamalar. Beyefendi dedi, hoşgeldiniz. Birdenbire resmi! İnanılır gibi bir tip değil. Çok özlüyorum keratayı. Telgrafınız var, dedi. Ne telgrafı ya, dedim, hayırdır? Ben anlamam, dedi, telgraf. Verdi, açtık. A, birinci olmuş şiir. Ne oldu, dedi, hayrola? Senin, dedim, suçun; al, dedim, ne lazımsa yap şimdi; beni hiç ilgilendirmiyor; şiirin sahibi sensin; sen beni bu hale getirdin, birincilik mi alacaksın, sahneye mi çıkacaksın, ödül mü alacaksın ne yapacaksan yap, beni ilgilendirmiyor. Niye böyle yaptın ya, dedim. Anlamazsın sen bu işlerden, dedi. Şimdi bu yayınlanacak tabi dergilerde. Papürüs’te yayınlanacak. Şiir Sanatı çıkıyordu, orada yayınlanacak, not konulacak altına. Aman, dedim, kendi kendime. Hah şimdi oldu; Kalıpak soyadını değiştirmenin zamanıdır. Ama nasıl değiştireceğim, ne olacak yani? Mehmet Fuat vardı eleştirmen. Onun Altunizade’deki evinin önündeki arsada çift kale maç yapardık. Şöhretler karması. Patırtı, gürültü yani. Haldun Taner, Ulvi Uras, Ülkü Tamer, Cemal Süreya; yenilen taraf, yenen tarafa Salacak’ta, Arabın Yeri’nde menemen, bira ısmarlıyacak. Baktım bir hafta kadro müthiş. Hah, dedim, şimdi bana soyadı bulmanın zamanıdır. Biz Cemal’le yan yana oturuyorduk. Dedim ki böyle böyle vaziyet. Aaa harika, dedi, tamam. Herkes yazsın, dedi, kağıtlara; sonra anlatacağım, dedi. Topladık kağıtları, açıp okuyorıuz. Rahmetli Ülkü’cüm ‘Şenşiir’ önermiş. Daha neler vardı. Bu aklımda kalmış. Okuduk ettik. İyi, Cemal dedi ki hepsini bir kenara bırak. Senin, dedi, bir tane var alacağın ama birkaç tane engel var. Hayrola ne, dedim. Berfe abicim, dedi, Berfe. Niye, dedim, ne oldu? Anlattı. Ahmet Arif bir gün evlenirse, evleneceği yok ya; eee, oğlu olursa; adına Berfe koyacakmış. İzin verirse çok güzel, dedi, ses uyumu mes uyumu..Anlam, dedim. Anlam, dedi, bildiğin gibi değil. Fars ve Kürt kaynaklı bir sözcük. ‘Berf’ kar demekmiş. Berfe eril, dişisi Berfu. Karlı dağ başlarında güneş doğmadan önce; tan ağarması, şafak sökmesi filan değil daha önce, ilk ışıklarının ucunun karda yansıması, kar aydınlanması; güneşin ilk ışıklarının yarattığı olay. Kürt veya İran’lı dürtermiş berfe oluyor ona göre, uyan. Ya, dedim, Cemal ya; of, yaktın, dedim sen beni, keşke olsa! Anlamam ben, dedi, sen Ahmet abiyi arıyacaksın, izin alacaksın. Peki, dedim. Aradım Ahmet abiyi. Ulan, dedi, ah, boşver ben başka bir şey bulurum ama, dedi, bak şartlarım var: Yalabıklık yapmayacaksın; onun bunun g..tünü yalamıyacaksın; şöhret möhret budalası olmayacaksın; adam gibi adam olacaksan, al, dedi, tepe tepe kullan. Yoksa, dedi, vermiyorum; vururum, dedi, seni. Tabancanı ben alırım, dedim, vurman için korkma. Ah tamam, şimdi bu ödülün duyurulması için yayınlanacak olan şey bir not, Cemal yazdı o notu. İlk takdim; Berfe kim; nedir, ne değildir daha sonra çıktı ortaya. Kanıpak’ı kullanmadım, Berfe’yi kullandım. Sen o çocuklar, Acıbadem Lisesindeki çocuklar al götür neyiniz oluyor diye. Değiştirmiştir demiş, filan mırın kırın etmiş. Sordu, dedi, ne oldu, ne yaptın? Dedim, ya ne olur, ne olmaz; sen memur adamsın; başına bir bela gelmesin bu şairlik işlerinde komünistlik de vardır, ayyaşlık da vardır, her kepazelik vardır, onun için değiştirdim, dedim. Böyle gitti. Sonra Ahmet abi sen evlen, bir de oğlu oldu. Adını Filinta koydu. İlk kitap da, ‘Gün Ola’ Berfe olarak yayınlandı. Geldi hazret ne o, dedi, kitabın çıkmış, meyhanede duydum, dedi; yok mu, imzalamayacak mısın? Kitapçılarda satılıyor, dedim; git al. İnsansa ağır bir şey.
Şiirleriniz için İkinci Yeniyle başlamış, sonradan toplumsal gerçekçiliye dönüşmüş diyorlar. Gerçi ben bu genellemeleri pek uygun bulmam ama siz ne düşünüyorsunuz?
Söylenir, gerek yok adlandırmanın, sınırlandırmanın anlamı yok. Bu alışkanlık nereden kaynaklandı: Orhan Veliler zamanından. Millet bezdi ama Yahya Kemallerin, Ahmet Haşimlerin, Ziya Osmanların şiirinden; illallah dedi şiir seven insanlar. Bizim abilerimiz de, başta Orhan Veli olmak üzere bir altını üstüne getirdiler ortalığın. İnsanlarda da demek ki karşılığı vardı ki öyle oldu. Yoksa toplumsal gerçekçi, bireyci şiir ne anlatır; seversen seversin şiiri, okursun. Alırsın kitabını, sevdiğin bir şairdir ya da sevmediğin bir şairdir; bunun dışında niçin sınıflandırılır anlamış değilim. Hala yapıyorlar.
En sevdiğiniz şair kim?
Böyle bir şey yok. Mümkün değil. Dünyadaki bütün iyi şairleri severim. Türkiyedeki bütün iyi şairleri severim. Ama arlarından seçmeme imkan yok. Kimi seçsem ötekinin hatırı kalır. On şair seçsem on birincinin hatırı kalır.
Belki şunu mu sorsam daha doğru, her şairin daha çok sevdiğiniz bir şiiri vardır belki?
O da aynı. İyi bir şairse her şiiri. Ayırt etmek çok zor. İmkansız hatta. Bazen pek ciddiye almadığım bir şair diye bakıyorum ama günün birinde aman yarabbi, bir şey çıkıyor, bu o mu diyorsunuz. Bu milletin ne olacağı belli olmaz.
Cemal Süreya’ya mektup tadında, yanıt tadında uzun bir şiir yazmışsınız. ‘Keşke’, diye. Onunla yakın bir dostluğunuz varmış belli ki?
Cemal’le bir gün oturuyoruz. Herkes gitti, kaldık ikimiz. Daha erken de saat. İçiyoruz. O zamanlar bir sevgilim vardı. Cemal’le arası pek iyiydi. Cemal de severdi onu, takdir ederdi. Çalışkan. Zengin olma heveslisi. Oldu da zaten. Cemal, zırt pırt sıkıştırıyordu beni; bilmem ne bilmem ne bilmem nesi var mı Güngör’ün? Ben de cevap verirdim. Ulan keşke bunun için sevseydin onu deyip dururdu. Doğru, keşke onun için sevseydim onu. Dur, dedi, ben bunu yazayım. Neyi yazacaksın ya, dedim. Keşke bilmem ne için sevseydim; hadi sen yaz, dedi. Ben anlamam, dedim. O şiir oradan çıktı ama yetişemedik, Cemal gitti. Benim de içimde ukde kalmış; ulan, dedim, ben şunu bir yazayım. Hayal de edebilirsin önemli değil; oradan biraz, buradan biraz derken toparladık. Cemal’e verdiğim sözü yerine getirdim sözüm ona.

‘Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu’ şiirini hangi duygularla yazdınız?
Hangi duyguyla yazdım onu bilemem, o zor ama onun da bir hikayesi var. Yayınlandı, bir süre geçti, bir telefon, Gülten Akın arıyor. O zaman Arkın Kitabevi’nde çalışıyorum. Cumhuriyet Ansiklopedisini filan çıkartıyoruz. Allah Allah! Gülten Akın, hayran olduğum bir şair. Nasıl heyecanlandım! Güzel de bir sesi vardı. Kocasının işi gereği, – kaymakamdı kocası, Uğur Cankoçak – gelmiş İstanbul’a; özel olarak görüşmek istiyor. İstediğiniz zaman… Ama ben şimdi çalışıyorum, dedim. Hiç önemli değil, dedi. Ben bir göreyim sizi beş dakika, dedi. Buyrun buyrun, dışarda mı buluşalım, dedim. Hayır, dedi. Peki, ben geleyim! Hayır, siz yerinizi söyleyin. Geldi, hoş geldin, beş gittin. Ya Gülten Hanım karşımdaki inanamıyorum. Yani birisi şaka yapıyormuş gibi geliyor. Gülten Akın’ın kendisi! Geldi, konuşuyoruz! Demesin mi o şey var ya sizin, ‘Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu’; ah ah, o şiiri ben yazmak isterdim. Hemen sizin olsun, dedim. Bundan sonra yayınlanacak ilk halinde Gülten Akın diye yazın ne olur, dedim. Bu olmaz, dedi. Fakat, dedi, nasıl yazdınız siz bunu? Her kelimesine imza atarım ben, dedi. Gülten Hanım yapmayın ya, dedim. Ben ne diyeceğim şimdi? Nerden biliyorsunuz kafamın içini. Ben olsam bu kadar yazardım, dedi. Ulan, dedim, oğlum sen iyi şair olacaksın. Bu onu gösteriyor. Sene 1969-70. Hey gidi Gülten hanım hey! Tabi ona ithaf ettik.
Kitapta bir şey dikkatimi çekti, belli bir yere kadar normal şiir tadında devam ediyor sonra sanki kısalmış şiirler, haiku havasında?
Aman! Haiku demeyin. Haiku bir mertebe! Haikuyu kim yazacak! Kabul edemem demiyorum ama haiku bu… Zor iş… Bizim şairler, aslan şairler, haiku dediler yazdıklarına; hatta bazıları yayınladıkları kitapların adına ‘Haiku’ dediler. Yapmayın, etmeyin. Önce bir haikunun ne olduğunu öğrenin abicim. Neymiş bu haiku bir bakın. Bir arkadaşım vardı Ahmet. Bir gün Londra’ya gidiyordu. Ne getireyim, dedi. Valla, dedim, dergi falan. Bak ben bu defa ne yapacağım biliyor musun, dedi, haikuyla ilgili ne bulursam getireceğim. Amman dedim! Koca bir valiz geldi, biz daldık. Amerikalı bir hatun bozmuş kafayı haikularla, illa son haikucularla tanışacağım. İlk bakışta haiku yazılmayacak bir şey değil. Gitmiş Japonya’ya, yerleşmiş bir otele; son kalan haikucular oturuyorlar bir salonda, bağdaş kurmuşlar, sohbet falan; ordan burdan, sözlü haikular geçiyor arada. Kadın demiş ki, ben de Amerika’dan geldim; haiku yazıyorum. Birbirinden habersiz bunlar tabi; okuyorlar; olmamış, diyorlar. Kadın bozuluyor, gidiyor. Birkaç gün sonra tekrar geliyor, elinde bir sürü haiku; artık her şeyi; kiraz çiçekleri, Fujiyama, haikuya yansıyan kültürlerini de iyice inceledikten sonra, haiku olabilecek her konuda.. Yok olmamış, diyorlar. Yahu daha ne yapayım! On yedi hece; beş, yedi, beş onu yaptık. Konular, o da tamam; yetinmeyi bilen, kanaatkar, öyle onda bunda gözü olmayan, sakin düzgün derviş gibi insanlar, onların gözünden yazdık, o da tamam. Yok olacak gibi değil! Ben gideyim, diyor, benden bu kadar. Son defa gidiyor, ertesi gün dönecek Amerika’ya. Akşamki toplantıya gidiyor, hoşça kal demeye. E hani, diyorlar, nerde haikular, yazmamışsınız bu defa, ne güzel yazıyordunuz? Şu cevabı veriyor kadıncağız. Ben, diyor, yarın Amerika’ya gidiyorum hoşça kala geldim. Yazmadınız mı, yok mu hiç? Gece sabaha kadar düşündüm bir tek haiku yazamadım. Şimdi yazdınız diyor adamlar. Bu tam haikuyu anlatan bir şey. Şimdi bu duyarlılığa, bu gözlem gücüne nasıl erişeceksin?
Hiç mi etkilenmediniz peki haikudan?
Düşündürdü sadece. Şiir çalışmaları dedim ben onlara. Ben bir şey söyleyemem bunun dışında. Çalışıyoruz şiir olması için. Kısa oluyor, uzun oluyor nasıl gelirse.
Reklam yazarlığı da yaptınız, değil mi? Tanınmış sloganlarınız var mı?
Var da ne yapacaksınız. Utanç verici şeyler! “Beymenle farkedilirsiniz” “Persille yumuşak beyaz” “Genç Pamukbank iyi bankadır”… İğrenç! Yirmi dokuz yıl kafa patlattık. Maalesef. Reklam şirketlerinin çoğu arkadaşım, oğlan büyüyor, İstanbul’da yaşamak zorlaşıyor mecburen yapıyorsun. Öyle ben herkesle geçinemem. Hala da öyle! Huysuz, aksi, lanetin tekidir benim için söylenen. Doğrudur. Abuk sabuk tipin arasında ne yapacaksın. Yok öyle şey… Öyle adamlar da var ki; mesela Macit Balık diye birisi tutmuş adam almış önüne benim bütün şiirleri, bir iki arkadaş çalışmışlar. Eşi dostu da aramışlar onlardan da bir şeyler öğrenmişler, sen tez hazırla kardeşim. Adam doçent olmuş. Aradım teşekkür etmek için, hocam ben size teşekkür ederim, dedi. Ne yaptım ben Macit bey hayrola, dedim? Siz beni doçent yaptınız; o kitap benim doçentlik tezim, dedi. Değer mi adamcağız. Konu mu yok başka.
En son aldığınız ödül Pen Şiir ödülü mü?
Evet, ondan da haberim yok! Zeynep Oral’ın işleri. Zeynep Oral’ın yazısı, benimle ilgili yazılmış en kusursuz, en müthiş yazıdır. Bir insan şiirden bu kadar mı anlar; arayıp bir şey danışmadı bile!

Aldığınız ödüller içinde sizi en etkileyen ödül hangisi oldu?
Bunların içinde Cemal’inki, onun adına konmuş bir ödül sarstı biraz. Bir de Melih Bey. Onun ödülünü almaya Ören’e gittim, güneydeki Ören’e. Çok önemli bir şairdir Melih bey benim için, onurlandırdı benim şiirimi eğer izni olursa. Bir gün işte bu reklamcılık denilen dalganın sabah toplantılarından biri vardı bir müşteriyle; telaş içinde Tünel, Tepebaşı taraflarındayım. A, bir baktım Melih Bey oturuyor; sırtı caddeye dönük. Hemen uğradım, günaydın Melih bey nasılsınız? Kahvaltı ediyor. Hemen Süreyya beycim, buyrun. Herkese ‘cim’ derdi. Teşekkür ederim bir toplantıya gideceğim, iş ne yazık ki… Olsun canım, biraz geç gidersiniz, ne olacak. Rahatsız etmeyeyim Melih Bey. İçim gidiyor. Neredeyse batsın reklamınız ayrılıyorum ben işten diyeceğim. Oturduk ne yersiniz, ne içersiniz. Ha anlaşıldı, dedim, ben bir telefon edeyim arkadaşlara. O zaman öyle cep telefonu falan da yok. Kim, neresiyse müşteri orayı aradım arkadaşlar geldi mi, benim çok önemli bir mazeretim çıktı falan diye. Arkadaşlardan rica ettim vaziyeti idare edin; öyle bir an içindeyim ki bir daha bunu bulamam. Daldık konulardan konulara atlıyoruz. Karşımda hayran olduğum şair. O şiirler nasıl yazılır. O ‘Kolları Bağlı Odysseus’ nasıl yazılır? ‘Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’ nasıl yazılır? O ne kafa, kara kara düşünürdüm ben. Demesin mi bana, Süreyya beycim sizin kuşakta neden tematik şiir yazılmıyor? Allah, dedim içimden, yarabbi çekip vursaydın beni Melih bey, daha iyiydi. Melih bey ne diyebilirim. Tematik şiir o kadar zor ki, bizim kuşak için imkansız! İşine geliyor herkesin aşk, meşk, hüzün, ayrılık, bilmem ne, ıvır zıvır… Ama birimiz oturup Odysseus üzerine düşünmedik bile! Melih bey ne olur benim yarama basmayın. Cahillik başka şey, şairlik başka şey! Öyle demeyin beyefendiciğim.
Ama sizin kitabınızda var tematik şiirler. Öyle değil mi?
Ondan sonra oldu. Melih Bey gittikten sonra dedim kır kazığını. İmkansız olmuyor. Çok çalışmış Melih bey besbelli yazdığı şiirlerden. Anasını ağlatmış şiirlerin çalışmaktan.
Ama anladığım kadarıyla siz de çok çalışkan bir şairsiniz?
O kadar değil. İyi çalışırım, çalışırım ama öyle değil. Melih Bey gibi değil. Seferis’i yazdık, Klazomenai’yi yazdık ama Melih beyin seviyesine ulaşmak mümkün değil. Hala mümkün değil İşine gelmiyor şair kısmının.
Urla’ya yerleşmeniz nasıl oldu?
Urla’ya değil Foça’ya yerleştim ben önce. Aykut diye bir arkadaşım vardı; rahmetli İstanbul’dan geldi bu taraflara. Bir sürü yeri gezmiş, Foça’da karar kılmış; gel bir gör dedi. Ben ona bahsetmiştim İstanbul basmaya başladı, terk edebilirim diye. Geldim, kaldım bir hafta sonu. Ooo tam yaşanacak, çalışılacak yer ama sonra turizm aldı başını gitti. Bir de belediye bir gece yaptı yolda gören selam verir. Eline şiirini alan gelir. Durmak zorlaştı. Arkadaşlar yaşıyordu İskele’de. Tamam geliyorum dedim. Galiba 2005 te geldim.
Yeni kitabınız ne zaman çıkacak?
Yolda. İki isimli. Aynı kitapta iki isim. Seçemedim ikisini de koyacağım. ‘Şiir Bazen Görülebilir’ üstteki başlık; altta, ‘Yavaş Yavaş Bilemiyorum’. Az kaldı. Üstünde çalışıyorum. Acelem yok, 2020’ye artık. Konuştum Yapı Kredi’yle hiç dert değil, Ocak şubat gibi. Virüs, Sözcükler, Kitaplık -Yapı Kredi’nin- Kafa Grup dergilerinin ocak sayılarına şiirler verdim.
Süreyya Berfe’nin dizeleriyle noktayı koymak istiyorum:

Şiir şiirse
sadece birine yazılmaz.
– hep gider o tren,
istasyon sorulmaz.