Cemil İpekçi

13/12/2019Güncel, Röportaj

Kendi deyişiyle “ben modacı değilim, tasarımcıyım” desede Türkiye’de moda denildiğinde ilk akla gelen isim Cemil İpekçi. Tasarımlarındaki Osmanlı esintileriyle bir ekol.
Cemil İpekçi geçtiğimiz günlerde Urla’daydı.
Bu defa modanın dışında bambaşka bir konu için. “Sufi Meditasyonu” konulu bir seminer için konuşmacı olarak Urla’ya gelmişti. Duyduğumda hemen haberleşip randevulaştık. Cemil İpekçi ile İskele’de buluştuk. Kahvaltının ardından koyu bir sohbete koyulduk.

Daha ben sormadan anlatmaya başladı. “Özellikle İstanbul’dan bir göç var Urla’ya. Benim muhitim yani benim Nişantaşlı muhitim (Ben Teşvikiye Nişantaşlıyım) benim jenerasyonum, benden bir evvelki jenerasyon ve benden bir sonraki jenerasyon Bodrum’dalar. Ben Işık Lisesi’ndenim. Işık, Şişli Terakki, Notre Dame de Sion vs. hepsi Bodrum’dalar. Bodrum’a gittiğimde gençliğimi görüyorum.
Urla’da belirli bir sanatçı kesim var. Sanatçı kesim de Bodrum’u değil Urla’yı tercih ediyorlar. Bodrum’da hafif bohem bir hayatın yanısıra Nişantaşı havası da var. Davetler, şıklıklar vs. Ama sanatçılar bundan ziyade Urla’yı tercih ediyorlar.”

Siz neden Urla’da değilsiniz?
Rüzgardan hemen hasta oluyorum. Mesela, Alaçatı’ya bayılıyorum hele ki ilk zamanlarda çok ucuzdu, buralardan bir ev de alabilirdim ama dediğim sebepten bunu yapmadım. Benim bio ritmime Bodrum uygun geliyor. Bodrum’un oksijenini seviyorum. Ne varsa Bodrum’un oksijeninde, oraya gittiğimde ağrım sızım kalmıyor. Urla’ya geldim ve yine başladı ağrılarım, sızılarım. Buraların havası da enerjisi de yaramıyor bana.
Aslında Urla’nın dünya üzerindeki önemli enerji merkezlerinden biri olduğu söylenir.
Ben 48 seneden beri metafizik, parapsikoloji, astroloji, meditasyonun yanısıra enerji ile uğraşıyorum. Urla’nın da enerji merkezi olduğu söyleniyor. Dünyada bazı enerji merkezleri var biliyorsunuz. Mesela Kaz Dağları’nda belli bir nokta var. Bütün Kaz Dağı değil yani. Sonra Bodrum keşfediliyor. Bodrum’da Karakaya Köyü, Gümüşlük’e giderken… Bodrum kalsedil diye bir taşın üzerine kurulmuş. Bu kalsedil denilen taş ki bu taşı İsviçre’ye oraya buraya yollayıp araştırmalarını da yaptırdım. (Serteni ise çok zor buldum. Bilmem kaç bin yıllık bir taş buldum ve bunu kendime bilezik yaptırdım.) Kalsedil yaprak yaprak bir taş ve 5000 yıl önce Karya döneminde toz haline getirilip afrodizyak diye kullanılıyormuş. Kalsedil güneşle birleştiği dakika insanlara sexualite, enerji ve mutluluk veriyor. Hakikatende Bodrum’a gelen karı kocaların pek çoğu ayrılırlar. Ya da Bodrum’a gelirsiniz aşık olursunuz. Bir de Bodrum’un yosunu çok ender bulunan bir yosun. En fazla iyot çıkaran yosun. Özellikle akşam üstleri çok iyi gelir. Dengede bir nem var. Bodrum bir enerji merkezi. Benim bioritmime de Bodrum iyi geliyor.

Ne zamandan beri Bodrum’dasınız?
1963’den beri Bodrum’a gidiyorum. İlk gidenlerdenim yani. 15 yaşındaydım o zamanlar. Yaşımı saklamadığım için rahat söylüyorum. (Gülüşmeler) O zamanlar Bardakçı ki bugün otel olan yerlerdir, ağaçlar vardı. Ağaçların altında yatardık. 15 gün süngere çıkıp hiç yıkanmamak, lağosları tutup yemek, çıplak denize girmek, hep denizle iç içegeçen zamanlar… Daha sonraları Seyyal Taner geldi, Mazhar -Fuat… Biz eski Bodrumlular, Bodrum’un tadını çıkarttık.

Türkiye sizi modacı Cemil İpekçi olarak tanıyor. Şimdi Sufi meditasyonunu anlatmak için Urla’dasınız. Sufi Meditasyonu nedir ?
Meditasyonun bir çok şekli vardır. Mesela tesbih çekmekte bir meditasyon.Nasıl kişiliklerimiz varsa kişiliklerimize de uyan meditasyonlar var. Bir meditasyon herkese uyacak diye bir şey yok. Mesela transandantal meditasyon var. 15 sene yaptım fakat bana hiç uymadı. Yaklaşık 22 yıl evvel sufi meditasyonu ile tanıştım. Sufi meditasyonu Budistler tarafından çıkartılmış çok eski bir Asya meditasyonu. Şaman Türkleri tarafından bize gelmiş, islamdan sonra da Bektaşi Dedelerin yaptıkları bir meditasyon haline gelmiş. Biraz Mevlevilikle de alakası var. Nasıl ki Mevlevilikte sema yapılıyor ve beyninizi sadece o dönmeye ve ney müziğine veriyor ve ruhunuz bedenden uzaklaşıyorsa bunda aynı şeyler sesle yapılıyor. Bir tek hareketi var; dilinizi dişlerinizin altına koyuyorsunuz, çanak dediğimiz damağı kapatıyorsunuz. Bir de Ramses oturuşu var.Birbirine değmeden avuçlarınız açılıyor ki enerji almanız için, gözlerinizi kapayıp ses… Bu müzikle olabilir, bir yere taksi ile giderken sokaktaki sesle olabilir. Bu bende 3. Seferde hemen oturdu. Herkeste farklı sayıda denemelerle oturabilir. Çünkü medite olacağınız anda düşünceler girmeye başlıyor. Önemli olan o düşünceleri kenara koyup tekrar odaklanmak. Fakat bu meditasyonun bir farkı var. 10 dakika yaptığınız zaman kesinlikle 10. Dakikaya doğru ki biz ona 2. Boyut diyoruz, 2. Boyuta geçiyorsunuz. Her meditasyonu yapana sorduğunuzda kendisini okyanusta görüyor, dağın tepesinde görüyor, sevdiğinin yanında görüyor, yani bir vizyon görme gibi birşeyi de beraberinde getiriyor. Benim verdiğim derslerdeki esas çakra açılmasıdır. Ben kuantuma 1971’de başladım. 3 defa Hindistan’a aşrama gittim. 45 gün Malezya’da, Kuala Lumpur’da manastıra gittim. Bunlardan bahsetmedim hiç. Modacı Cemil İpekçi olarak tanındım. Çakra açmak, Kuantum böyle çocuk oyuncağı değil. Türkiye’de kime çarpsanız modacı, kime çarpsanız manken, kime çarpsanız film artisti, kime çarpsanız yaşam koçu oldu. Bu işler o kadar kolay değil, bunlar bir yaşam biçimi. Türkiye’de çakra açabilecek insanlar yok. Çakrayı enerjinizle açabilmeniz için bir Tibet rahibi olmanız gerek. Bu da ne demek; 40 yıl dağın tepesinde vegan yaşamış , dünya ile hiç ilişkisi yok, tamamen enerji ile dolu olmak demek. 50 amperlik biri değil 1000 amperlik birisinin vücudundan çıkabilir o enerji. Ama öte yandan çakranın açılması çok kolay. Çakra yoga denen bir şey ve hareketleri var. Çakra dediğimiz şey, sinir düğümlerimizin olduğu noktalar. 7 tanesi belli. Bunun dışında da çakralarımız var. Mesela omuzlarımızda. Her gün belirli hareketleri yaptığımızda zaten bu noktalar harekete geçiyor. Bunun için birine ihtiyacımız yok. Tekniği öğrendiğiniz zaman çakralarınızı kendi kendinize her gün açıyorsunuz. Çakralarınızı açtıktan sonra meditasyona girerseniz daha faydalı oluyor. Meditasyon dingin bir hayatı getiriyor. Cemil İpekçi gibi daha evvel saçlarını lüle lüle yapan, pırlantalar takan, güzel içki içen, şımarık bir insanı dinginleştirebiliyor. Şu anda 28 sene oldu içki içmiyorum. Pazardan giyiniyorum. Para kazanmıyorum. Hiç de aldırmıyorum. Öbür Cemil’e nazaran çok daha huzurlu, çok daha kendinle barışık, çok daha insanlarla barışık bir Cemil… Meditasyon sizi kendinize döndürüyor.

Meditasyon ve spirütüel yaşamla ne zaman tanıştınız?
Tam olarak 1971 yılıydı. O zamana kadar Kuantumun “K”si yoktu. Dünya Sevgi Birliği ile tanıştım. O zamanlar başında Refet Kayserilioğlu vardı. En deli, en çılgın zamanlarımdı. Başlangıçta inanmam çok zor oldu. Ama bütün bu bilgilerin içine girdiğinizde karmadan reenkarnasyona pek çok öğreniyorsunuz. Ben zaten bu yolu seçmişim bunu. Karmamda bunun olduğunu gördüm. İşte bana “sen çok değişiksin” dedikleri değişikliğim bundan geliyormuş. Karmamın içinde bunu almışım. Yani Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı almışım. Böylesine bir memlekette küpeyle, gözünde sürmeyle dolaşıp, kendi tercihlerini rahat yaşayan biri olarak… Bütün bu bilgilerle daha önce de yoğrulmuşum. Tamamlamaya gelmişim.

Küpeleriniz ne zamandan beri var?
17 yaşındaydım. Belçika’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyordum. 1965 yılında küçük bir aşk yaşadım. O günlerde alyans mı takalım, n’apalım derken bir çift küpe aldık, içki içip canlı canlı o benim kulağımı deldi, ben onun kulağını… Sonra onları kanlı kanlı değiştirdik. 1965’de küpe taktığımda, çok iyi hatırlıyorum, Paris’te dolaşırken herkes bana bakıyordu. Çünkü küpeli hiç kimse yoktu o zamanlar. Üstelik bir de küpelerin ucuna koca Kızılderili tüyleri takıyordum. Saçlarım da çok uzundu. O zamandan beri hala var.

“68” kuşağındansınız diyebilir miyiz?
Evet. Bi’de “68” kuşağının solcularındanım. Kanlı 1 Mayıs’ta ben de Taksim’deydim. Babam biraz sol tandanslıydı. Daha 10 yaşındayken mum ışığında Nazım Hikmet’i okuturdu. O zamanlar bunları okumak yasaktı, yakalandığınızda hapse atılıyordunuz. Duvarda gizli bir yerimiz vardı. Önünde bir kütüphane vardı, açtığınızda duvar ve… Marx’ı, Lenin’i okudum. Zengin bir ailenin çocuğuydum. Sinemacıyız. Fitaş bizim, Dünya bizim, Yeni Melek bizim, İpek film Stüdyosu bizim… Gönül Yazar’ın “Taş Bebek” filmini çekmiştik. Annem Çubuklu Suyu’nun sahibi, Çubuklu’daki Köşkte yaşıyoruz, Karaköy Börekçisi’nin torunu… Çok zengin bir çocuk olarak doğmuşum ama parkalarla solcuyuz işte. Yakalanıyorum, yakalanıyorum… Babam geliyor çıkarıyor. Büyükbabam bir gün bana dedi ki; “ bak evladım, 20’sine kadar solcu olmayan eşektir, 20’sinden sonra solcu olan eşş…eşektir.” Ben yine sol, hümanist kaldım. Ama kapitalist bir hayat yaşamaya başladım. Kapitalizm denen bu canavarın içinde ben de yerimi modacı olarak, sanatçı olarak aldım.

Bu dönemin etkileri tasarımlarınıza yansıdı mı?
Tabii. Mesela ben etnik bir tasarımcıyım. Modayı hiçbir zaman takip etmedim. 1975’de kendi atölyemi açtığımda Nişantaşı gibi bir muhitte pazen, basma ve şile bezi ile tasarımlar yapmam bir hadiseydi. Kadın hayatında pazeni, basmayı görmemiş. Çünkü bunları köylüler giyerdi. Bundan ziyade tarihi, Anadolu tarihini çok sevmem, üstüne Osmanlı sentezi tabii… Bütün bunlar beni etnik bir tasarımcı yaptı.

Tasarımlarınıza bir renk cümbüşü hakim…
Renk seviyorum. Hep derim, “Allah’a inanıyorsunuz. Allah o kadar renkli ki, benim minimalist olma imkanım yok. Çünkü Allah maximalist. Yani binbir renkli çiçeleri yaratmış. Bir balık yaratmış binbir renklerde. Kuş yaratmış binbir renklerde. Ben Allah’tan daha üstün olmadığıma göre minimalist olmayı kabul edemiyorum. Maximalist bir biriyim.
Tabii renk bilgisi de önemli. Mesela tamamen siyah olduğunuzda evrenle ilişkiniz kesiliyor. Ne pozitif ne de negatif enerji alabiliyorsunuz. Onun içinde renkler, renklerin enerjileri çok önemli. Benim elbiselerim, giysilerim hep rengarenktir. Çiçekler, böcekler, takılar… Maximalizmin en ucudur. Kendi evim de öyledir. Yaşam biçimim de öyle.

En sevdiğiniz renk desem…
En sevdiğim ki yatak odamda o renktir, Bodrum Mavisi. O mavi, bilmiyorum neden, beni alır götürür. Evimin içindeki objelerimde Bodrum Mavisi. İkici rengim pembe daha sonra yeşil, turuncu… Beyazı da severim.

Moda ve trendler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Moda faşist bir olgudur. Moda, kapitalist düzen içerisinde yer alan kurumların ellerinde kalmış kumaşları, ellerinde kalmış boyaları nasıl satabilirim diye oluşturdukları bir olgu. Moda emreder. Bunun da reklamını çok iyi yaparlar. Fakat, dikkat ederseniz dünya isyan etti. Son 10 seneden beri öyle eskiden olduğu gibi bir moda yok. Mesela, “bu sene mini moda”. Yok öyle bir şey. Mini de moda, maxi de moda, hint elbisesi de… Çünkü, insanlar sıkıldı. Moda insanlarla alay eden, insanları kullanan, kapitalist ve faşist bir olgudur. Bu nedenle modadan hep uzak durdum. Ama bu mefhum kaybolmaya başladı. Herkes istediğini giymeye başladı. Benim istediğim yere doğru geliyor.

Türkiye’de nasıl giyiniyoruz sizce?
Biz oryantalist bir ülkeyiz. Batılılara nazaran biraz baklava üstü bal gibi giyiniyoruz. Abartıyoruz. Doğuluyuz. Evimizdeki dekorasyondan aşklarımıza kadar abartıyoruz, süslüyoruz. Göz yaşlarını bile aksesuar diye kullanıyoruz.

Yeni tasarımlar, koleksiyon var mı?
Şu anda bir koleksiyon hazırlıyorum. Uzun zamandan beri yapmamıştım. Defilesini yaza yaparız heralde belki de yazdan evvel. Ama ben hep sipariş diktim. Ve pahalıydı. İnsanlar beni çok seviyor. Diyarbakır’dan Edirne’ye kadar. Fakat, hiç biri benim bir elbisemi giymedi. Beni Cemil olarak seviyorlar. Ben de artık, bana varabilecekleri ücrette bişeyler yapmak, sokakta bir gencin üzerinde bir t-shirt’ü mü göreyim istiyorum. Daha çok el ile yapılmış, alınabilecek şeyler yani… Artık böyle bir hayat tasarlıyorum ama hayat benim için ne tasarlıyor onu bilemiyorum.

Tüm zamanlar içinde size en çok ilham veren kadın?
En çok ilham veren kadın… (Şöyle bir düşünüyor.)İçimdeki kadın heralde. Böyle içimde yatan, gözleri benimle aynı olan, burnu benziyor ama biraz daha küçük, saçları simsiyah beline kadar, boylu… ben hep diyorum, bir kazanın içine Sezen’i koyuyorum, Leyla Alaton’u koyuyorum, Yonca Ebuzziya’yı koyuyorum, karıştırıyorum. Oradan çıkan kadın işte benim hayalimdeki kadın. Karakteriyle, fiziğiyle, herşeyiyle. Ama, ben bu kadını çok giydirmek istiyorum diye bir duygum olmadı. Çünkü hep içimdeki kadını giydirdim. Hep o kadın aşk yaşadı, hep o kadın hayata biçim verdi.

Bir mankende ne gibi özellikler ararsınız?
Erkek ya da kadın manken… Öğretebilirsiniz ama bazı insanların doğuştan bir vücut estetiği vardır. Yani sizin öğretmenize lüzum yoktur. Bence yüz güzelliği önemli değil, makyajla bazı estetiklerle hoşlaştırabilirsiniz. Bacaklarının sütun gibi olması şart değil. Podyuma çıktığındaki aurası, elbiseyi taşırken elinin ayağının hareketi önemlidir. Mankende buna dikkat ederim. Sadece güzel olmak manken olmaya yetmez bence.

Size göre en iyi manken kim?
Hepsi arkadaşım. Ama Türkiye’ye gelmiş starlar yani idoller var. Mesela ilk idol Erkan Yolaç’ın eşi Asuman Tuğberk. 1971’de benim defileme çıkmıştı. Bir ekol Asumanı’ı taklit ettiler. Sonra Sabahat Doğanyılmaz taklit edildi. Semra Tınaz büyük bir ekol oldu. Daha sonra Şenay Akay. Deniz Akkaya, Ebru Ürün…

Kaç yaşındasınız?
1948 doğumluyum. 71 yaşındayım. Yakında 72 olacağım.

Kendinizi kaç yaşında hissediyorsunuz?
İki yaşım var. Bir tanesi 5-10 yaş arası. Yatak odam ve banyom 5-10 yaştır. Oyuncaklarım, musluğumun üstünde küçük horozum var. Her sabah onu öper günaydın derim. Duşumun üstünde bir tavşanım var. Duştan önce onu da öperim. Kendime bol oyuncak alırım. Elma şekerimi alırım. Hiç utanmam sokakta da yemekten. Bir de 30 -35 yaşındaki Cemil var. O biraz daha dingin. Daha aşktan anlayan, sexsüalitesi daha bol. Güzel zamanlardaki yani. Ama nüfus kağıdındakine inanamıyorum.

Zaten öyle de gözükmüyorsunuz. Cildiniz için bir şey yapıyor musunuz?
Ameliyat falan yok. Kremde kullanmam. Ama doğal yağlar, kantoron yağı, kave ile peelingler, yüz yogası, bir iki yere botox senede bir kere, cilt günde iki defa temizleniyor, bir de onu çok sevip okşuyorum. Sevgi veriyorum, sen çok güzelsin, sen hiçbir zaman yaşlanmayacaksın, aşığım sana diyorum. Heralde duyuyor söylediklerimi…

Erkekler mi zor kadınlar mı?
Kadınlar zor. Erkekleri çok seviyorum. Onlar safsalak, çok kolay ve dünyanın büyümeyen mahlukları. Kadın öyle değil. Kadın labirent gibi. Kocası eve geldiğinde “ karıcığım ne kadar güzelsin” dese, hemen düşünür; “bu herif ne b.k yedi de bana bu lafı söylüyor” diye. Ama kadın kocasına “canım paşam gelmiş” dese adam hiç düşünmez “bu kadın ne b.k yedi “ diye. Erkekler düz… Karnını doyuruyorsan, ikide kompliman yapıyorsan, olmasan bile ona muhtaçmış gibi de hissettiriyorsan erkekler çok kolay ve sevimli varlıklar. Ama şu da var ki kadınla uğraşmak insana beyin jimnastiği yaptırıyor, geliştiriyor.

Kıskanç mısınız?
Kıskançlıklarımda tuhaftır. Kıskanmak istediğim zaman kıskanırım. Çok ciddi bir olay olduğunda kıskanmıyorum da, canım o gün kıskanmak isteyip, bir arabesk oyun oynamak istiyor.

Kapriste denilebilir mi?
Denilebilir. O gün kıskançlığı oynamak istiyorsam kıskanırım yani. Üzerine bir sinek dahi konsa kıskanabilirim.

Platonik aşklarınız oldu mu?
Bol platonik aşklarım oldu. Hayatımda en sevdiğim aşklarım platonik aşklarımdır. O aşık olduğum insan bilmez bile. Bir restaurantta aşık olurum. Aşkım bitene kadar giderim, bakarım, o da bakarsa heyecanlanırım, hayaller kurarım, hayalimde sevişirim, hayalimde öpüşürüm, hayalimde beraber olurum. Platonik aşık olmayı çok severim.

Gerçek aşk?
Gerçek bir kere aşık oldum. Uzun sürdü. 22 yıl. 7 yıl kadar önce vefat etti. Hakikaten intihar edecek kadar sevdim. O kadar çok aşıktım ki artık aşkı taşıyamıyordum. O da bana aşıktı. Kendimi öldüreyim bitsin bu yük dedim.

Müzikle ilginiz var mı?
Bir enstüreman çalmıyorum. Ama Belçika’da akademide okuduğum yıllarda bir kulüpte Fransızca-ingilizce şarkı söylüyordum. Para kazanıyordum. Mankenlik de yapıyordum. Her müziği seviyorum. Ama daha çok klasik müziği ve operayı seviyorum. Onda da hepsini sevmiyorum. Mesela operada ayırmışım; La Traviata’yı, Madam Butterfly’ı, Nabucco’yu seviyorum. Piyanoyu seviyorum. Özellikle Chopin’i, Debussy’i seviyorum. Tchaikovsky’i de severim ayrıca. Maria Callas’ı çok severim, Leyla Gencer teyzem olmasına rağmen. Bir de türkü seviyorum. Hele de Alevi türkülerini.
Kitaplarla aranız nasıl? Okumaya zaman ayırabiliyor musunuz?
Okur idim. İnternet çıktığından beri internet okuyorum ama kitap okumaktan çok araştırma yapıyorum. Mesela, bir film izliyorsam ya bilim kurgu filmidir ya da tarihi bir film, özellikle de belgesel. Bunları izlerken dikkati çeken bir konu oluyor. Hemen araştırmaya başlıyorum. En çokta tarihi araştırıyorum. Bunun içinde Sümer tarihini çok inceliyorum. Kore tarihini yuttum. Çünkü, kendimi çok Koreli hissediyorum. Reenkarnasyona inanıyorum. Bu dünyaya daha önce Koreli olarak gelmiş olabilirim. O kadar ki, Kore filmlerini alt yazı olmadan izleyebiliyorum. Çubukla yemeyi çok seviyorum. Asya mutfağını çok seviyorum.

Bilgi, birikim ve deneyimlerinizi aktarmayı düşünüyor musunuz, atölye çalışmalarınız var mı?
Bodrumdaki evimin hemen yanında bir yerim daha var. Orada bir atölyem var. Burada hafta 2 gün moda dersi veriyorum. Haftada 2 gün de meditasyon ve enerji dersleri veriyorum. Önümüzdeki günlerde bulunduğumuz sokağın köşesinde bir ev var, burayı da Mavi Liman adıyla açıyoruz. Mavi Liman’da ben meditasyon dersleri vereceğim. Bir arkadaşım ki Hindistan’dan yeni geldi, o da şifacı ve şifa üzerine çalışacak, yine Hindistan’dan yeni gelen bir arkadaş yoga dersleri verecek, tarot, astrolojik özelliklerine göre taşlarla takı gibi derslerin yapılacağı bir mekan hazırladık.

Siyasete en azından herkesin olduğu kadar bir ilginiz olduğunu söylüyorsunuz. Yetkili biri olsaydınız neler yapardınız?
Bu kadar açık hava müzesi olan bir ülkede dünyanın da yardımlarını alarak toprak altındakileri, özellikle kentlerin altında kalmış olanlarını ortaya çıkartır, bu toprakları dünyanın açık hava müzesi haline getirirdim.
Dört bir yanı deniz olan bir yerde balığı bu fiyata yemezdim. Üstelik balık ihracatımız da müthiş olabilirdi. Zeytin, 5000 yıl önce Karya, 20bin yıl önce Sümerlerde var ve zeytin bu Anadolu topraklarından gitmiş ama İtalyanlar zeytin ve zeytinyağı ile meşhur. Zeytinimi ortaya çıkartırdım. Üzüm aynı şekilde. Şarap burada yapılmış. Buna çok değer verir, sanat haline sokardım.
Kumaşlarımı yok etmezdim. Sümerbank’ı kapatıp pazen, basmayı yok ettiğimiz gibi. Tam tersine bütün dünyaya tanıtıp, kabul ettirirdim.
Kısacası kendi değerlerimizin ortaya çıkartılmasına uğraş verirdim. Bakın Bodrum’da sanayinin altında 5000 yıllık amfitheatre var. Ortaya çıkması için sanayinin buradan başka bir yere gitmesi gerekiyor. Ama sanayi hala orada duruyor. Dünyanın neresinde böyle bir şey olur? İstanbul’da Vatan caddesinin altında Roma, Bizans şehri yatıyor. Dünyada ufacık bir taş bulsalar korumaya alıp, ışıklandırıyorlar… Aklıma gelmişken söyleyim Nemrut’a daha yeni tuvalet kabini konuldu. O da benim ısrarımla. Bazen soruyorum kendime. Bu toprakları hakkediyor muyuz diye?

Yaşamınız bir filme konu olabilir mi?
Yaşarken yaparlar mı bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum ki bir gün bu dünyadan göç ettiğimde hemen olmasa bile bu topraklarda bir deli Cemil yaşadı diye kitabım da yazılır filmim de yapılabilir. Yaşamımı bilenler var, ben de kaleme alıyorum.
Ben beyaz Türküm. Annemin babası Abdülhalim Efendi’nin yaveri, babamın babası Abdülhamit’in doktoru, annem sarayın uncubaşısının torunu, Nafiz Baba ile Karabaş Hazretlerinin torunuyum. Bektaşi bir aileye mensubum. Aynı zamanda sabetayist bir aileye mensubum. Hep sarayda olmuş, bunun içinde artık insanların unuttuğu bir Nevizade gibi Sadıkoğulları gibi İstanbullu ailelerin içinde büyümüş bir insanım. Saray hakkında çok bilgim var. Ninemden dolayı. 102 yaşında vefat etti.

Bu filmin ana teması ne olurdu?
Benim kendime koyduğum patentli bir adım var. Bir Doğu Masalı… Bence filmin adı da, teması da Bir Doğu Masalı olurdu. Çünkü, bir masal gibi hayat. Bazı yaşadıklarıma kendim bile inanamıyorum. Şimdi şu oturduğumuz yerdeki çiçekleri gördüğümde Çubuklu’daki köşkteki ağalar aklıma geliyor. Şakir Ağa, Makarnacı İbrahim Ağa… Yemek yerken Cevriye Hatun geliyor mutfaktan sorumlu… Dadım, onun ninesi zenci Abudi ki Sudanlı bir cariye… Sonra birdenbire hakikat geliyor. Bakıyorum hiç biri yok. Bir de insanların durumuna bakıyorum. Geçmişte burun kıvırdığımız şeyler insanların mutluluğu olmuş. Ben de bu mutluluklara alışmaya bakıyorum.
Mutlu musunuz?
Mutluluklar kısa kısadır. Bir çiçeği görürsünüz mutlu olursunuz. O bir saniyedir. Önemli olan huzur. Kendinizle barışık olmanız ve kendinizle dingin olmanız. Mesela çoğu sorun ve problem kendinizle barışmadığınız için. Bütün bu meditasyonları yaparken bir çok insanla temasa geçiyorsunuz ve bir sürü teknikler öğreniyorsunuz. En önemli tekniklerden biri bu meditasyonlarda ; hayatımızın en büyük sorunlarından bir tanesi insanlar değil, sizsiniz. İnsanlara kızıyorum zannediyorsunuz halbuki kendinize kızıp insanlara suçu atıyorsunuz. Bu meditasyonlar sizi kendinizle barıştırmaya, hatalarınızı kabul etmeyi getiriyor. Çünkü, mükemmeliyet diye bir şey yok, mükemmel olan evren… Biz aptal olmak, yanlış yapmak, hatalar yapmaya hakkı olan varlıklarız. Yeterki bunları yaptığımız anda “ evet, ben bunu yaptım” diyebilelim. Bunu dediğiniz zaman bir daha yapmıyorsunuz. İnsanlarla sorununuz, suçlamalarınız bitiyor. Diğer insanlarla aynı olduğunuzu görüyorsunuz. Biz bir bütünün parçalarıyız.

Konuşmaktan keyif alıyorsunuz…
Konuşmayı seviyorum. Bir gün gelecek hiç konuşamayacağız. Konuşmayan insanlara çok kızarım. Bir gün ömürlük susacağımız için konuşmayı ve insan tanımayı çok seviyorum. Ne kadar çok insandan enerji alıp tanıyabilirsem onlar depolanıyor bana. İnsan seviyorum, yalnızlığı hiç sevmiyorum. Yalnız olmak istediğimde odama çıkarım, 1 saat meditasyonumu yaparım. Hep derler ya yalnız olmak Allaha mahsus! Ben de derim ki; Allah’ın neresi yalnız, bu kadar planet, bu kadar varlık yaratmış. Allah yalnız olur mu? En kalabalık olan.
Biliyor musunuz, 4 buçuk yaşıma kadar konuşmamışım ben. Anneme “Eyüp Sultan’a götür de dili açılsın”, “kanarya suyu içir, konuşur” demişler. Annem böyle şeylere inanmazdı ama götürmüş, o sudan içirmiş. O gündür konuşuyorum. Hatta annem, “galiba suyun ölçüsünü biraz fazla kaçırdık” derdi. (Gülüşmeler)