Bingül Başarır

Yıllardır Urla İskele’de mütevazı bir yaşam süren benim de tanıdığım Bingül Başarır, Füreya’nın öğrencisi olmuş ikinci kuşak seramik sanatçılarından. Adnan Menderes Hava Limanı’ndan TRT Arı Stüdyolarına kadar birçok kamu binası ve başka pek çok binanın duvarları onun seramik panolarıyla kaplı. İstanbul’da başlayan sanat hayatını Paris, Ankara ve İzmir’de sürdüren Bingül Hanım, İzmir’de kültür, sanat olmadığını; bu yüzden sanatçıların başka yerlere göç ettiklerini ve oralarda başarılı olduklarını söylüyor. İzmir’de sanatsever bulunmadığını iddia ediyor. İzmir’e yerleştiğinden beri hedefinin İzmi’i biraz daha sanatına, kültürüne sahip çıkacak bir duruma getirmek olduğunu, inatla yılmadan bugüne kadar geldiğini ama ne yazık ki çok büyük adımlar atamadığını söylüyor.

Doğrusu ben de beş kıtada sergiler açmış bu değerli sanat insanımızın yeteri kadar tanınmadığını düşünerek onu daha çok insan tanısın istedim. Bizi evinde konuk eden Bingül Başarır ile çamura can verme yolculuğunu konuştuk.

Seramiğe nasıl başladınız? Füreya Koral ile tanışmanız nasıl oldu? Ondan önce sanata ilginiz var mıydı? Bu konuda bir eğitim aldınız mı?

Bu klasik; çocukluğumdan beri elime kalem geçtiği anda hatta kalem değil de herhangi bir malzeme geçtiği anda hemen onu yapıta çevirmeye çalışıyordum. Öyle çocuk yaşlarda; beş yaşında, altı yaşında bile… Sonra evdeki kişilerin resimlerini yapmaya başladım. Hatta saraylı bir büyükanne vardı. Yalvarırdı bana, ne olur resmimi yapma, sonra can isteyecek benden diye. Ben de tamam, derdim; resmi yapardım, ondan sonra yırtardım. Sonra röprodüksiyonlara başladım. Van Gogh, Cezanne, Degas gibi ressamları kopyalamaya başladım. Bir gün Beyoğlu’nda gezerken baktım ilerde bir ışık, bir pırıltı…

Kaç yaşındaydınız o zamanlar?

Yirmi iki yaşındaydım. Baktım Füreya’nın sergisi. Beyoğlu’nda bir handa, yani bir pasajın girişinde. Uzaktan çok gizemli görünüyordu. Çok hoşuma gitti resimleri. Ben Füreya’nın adını duymuştum, daha doğrusu okumuştum; sanat tarihi kitabında yazıyordu. Burhan Toprak’ın kitabında. Oradan biliyordum ama seramik hakkında pek fikrim yoktu. Sonra adresini öğrenip gittim, kapısına dayandım. Meğer kurs vermiyormuş. Ben kurs vermiyorum, dedi. Israr ettim. Israr edince, dedi tamam gel ama çömez olarak gel. Bana yardım et. Yardım ederken de öğren. Ben öğretmeyeceğim. Böyle bir pazarlık yaptı. Benim için çok ilginçti. İki yıl yanında kaldım. Bu iki yıl içinde o günün sanat kültür insanlarını, akrabalarını yakından gördüm, tanıdım; işte Halikarnas Balıkçısı’ndan tutun, Şirin Devrim’den tutun, işte teyzesi Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger, bütün bunları; hatta yazarları, Sabahattin Eyüboğlu’nu, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı tanıdım. Benim için tam bir okuldu. Birkaç dilin konuşulduğu, çok değişik bir yerdi, çok değişik bir ortam… Ondan sonra kendi atölyemi kurdum; ondan sonra da ödüller geldi, böyle çok erken bir başarı oldu. Daha Füreya’nın yanındayken, öğrenciyken ilk ödülümü aldım; altın madalya.

Nereden aldınız bu ödülü?

Çekoslovakya’dan geldi. İşin garibi, garibi de kötüsü de denebilir; dört altın madalyadan biri benimdi, diğeri Füreya’nın, diğeri akademinin bölüm başkanının, dördüncü de bir fabrikadaki atölye şefinin.

Siz ne yapmıştınız?

Küçük panolar yapmıştım, iki üç tane. Öyle iddialı değil yani. Kendim katılayım diye de gitmedim. Arkadaşlar çok ısrar ettiler. Herkes katılıyor. Yani o yıllar seramiğin ikinci kuşağı. İlk kuşak dört
beş kişi; Füreyalar. Biz ikinci kuşağız. Zaten başka kimse yok; herkes katılıyor. Bana da çok ısrar ettiler. Dedim biraz geciktim. Bir soralım, belki gecikmemişsindir, dediler. Sordular; katılabilirsin dedi başkanı akademinin. Katıldık; hem jüriden geçti hem ödül geldi yurt dışından. Türkiye birinci ve ikinci oldu. Ondan sonra böyle olunca hem yurt dışından hem de yurt içinden davetler başladı. O artık böyle süreklilik kazandı. Bu şekilde devam etti. Hem siparişler; Büyük Millet Meclisinden sipariş geldi; masa siparişleri, onları yaptık; ondan sonra da duvar panolarına geçtim, daha çok da mimarlardan. Duvar panosu konusunda hem uluslarası hem ulusal yerim var.

Daha çok duvar panosu mu çalıştınız?

Yok, çok çeşitli şeyler çalıştım ama duvar panoları, mesela Cumhurbaşkanlığı Yönetim Binasında -Özal’ın yaptırdığında- var. TRT Arı Stüdyosundaki pano yetmiş metre karelik bir iş. Adnan Menderes Havaalanı’nda iki tane dokuz metre karelik pano var, dış hatlardan gelince yürüme bantlarının yanında. Böyle işte… Bu şekilde devam ederken daha çok bu panolar dikkat çekti. Yurt dışında da çok yaygın değildi. Uluslarası Seramik Akademisine üye olmam teklifi geldi. Sonra oraya üye olunca sergiler, davetler, sempozyumlar böyle devam etti.

Füreya da büyük panolar yapıyordu sanırım, öyle değil mi?

Evet, çağdaş anlamda ilk çalışan odur ve onun panolarında bizim de emeğimiz var. Çamurunu epey yoğurduk.

İlk atölyenizi nerede kurdunuz?

Füreya ile iki yıl çalıştıktan sonra İstanbul’da evde atölye benzeri bir şey kurdum. Taksim, Levent oralarda yaşadım. Oradan da Paris’e gittim. Sergi götürdüm. Ama ilk atölyemi Ankara’da açtım.

Evde yapabildiniz mi bu panoları?

Yaptım. Fırın aldım. Meclis masalarını orada yaptım. Büyük panoları, meclis panolarını fabrikalarda, Çanakkale Seramik gibi fabrikaların fırınlarını kullanarak yaptım. Onlara misafir oldum.

İstanbul’da yaşarken Paris’te bir sergi açtınız, öyle mi?

Evet. O zamanın Turizm Bakanı sergiyi gördü; bu sergiyi Paris’e götürün, dedi. İhsan Göğüş, o zaman turizm bakanıydı. Paris’e götürdüm sergiyi ama sonra orada turizm müdürü galeriyi beğenmedi. Tekrar açalım, daha merkezi bir yerde, dedi. Saint Germain galerileri diye, onların çok ünlü bir bölgesi var. Oradan bir galeriden gün alındı. Altı ay sonra orada sergi açıldı. Sonra Paris Fuarında açıldı. Yani ben o işleri dört yerde sergiledim ve dolayısıyla iki yıl da orada kaldım

Neler yapmıştınız?

Panolar, formlar, heykeller… Çeşitli şeyler yaptım. Orada çok ses getirdi. Paris Sanat Galerileri yıllığında çıktı mesela. İki yılda bir yayınlanan bir yıllık orada. Daha önemlisi Paris Belediyesi sanatçı kadrosuna alındığım söylendi. Yani şöyle oluyor: Sanatçı listesi yapılıyor; belediyeye ait binalara ya da kamuya bir şey alınacaksa o listeye bakılıyor, öyle alınıyor. Listede ben de vardım. Benim biraz ilişki kurmam gerekiyordu ama Türkiye’ye dönme gibi bir ısrarım vardı. Başka güzel teklifler de aldım ama dönmek istedim.

Orada nasıl yaşadınız peki? Seramik mi yaptınız?

Şimdi biraz uzayacak onun için pek değinmedim. Şimdi Türkiye’nin şartları o zaman bir dolar yanınızda olursa yakalanırsanız, tutuklanıyorsunuz. İki yılda bir ya da yılda bir yurt dışına çıkabiliyorsunuz. Yıl 1965. Ondan sonra dışarıda; işte Paris’te parasız, pulsuz, kimsesiz durumdasınız ama kalmak da istiyorsunuz. Çünkü bir daha oraya sergi zamanı gitmek zor. Merkezde galeriler yok; seramik galerisi, seramikle hayatımı kazanabileceğim bir yer yok. Arkadaşlar dediler ki sen en iyisi dikiş işine gir, dediler. Dikiş biliyordum; ilk önce Pierre Cardin’e götürdüler. Pierre Cardin’in şefi beni beğenmedi çünkü Yunanlıymış. Üç gün sonra çıkarttı. O çıkartınca aldılar beni bu defa Christian Dior’a götürdüler. Orada çalışıyor, sergi zamanı izin alıp sergiye gidiyordum. Oraya geçince hakikaten rahat ettim. Beni bırakmak istemediler ama ben de seramikte kararlıydım. Çekeceğimiz varmış. Eser üretmek güzel tabi ama talep olmayan bir şeyi üretmek hoş değil! Ama ne yapacaksınız. Kendi kaderinizi kendimiz yazdık. Çok güzel teklifler geldi. Kanada’dan geldi. Dediler biz çok ilgileniyoruz seramik sanatıyla bizim ülkemize gelin, dediler. Gitmedim. Picasso’nun eserlerini üreten, yani Picasso gidiyor orada bir şeyler üretiyor kalıplarını alıyorlar ondan sonra sürekli üretiyorlar, Güney Fransa’da. Oradan teklif geldi sergi yapmam için. Gitmedim, çocuklar küçük diye. Çocukları da al gel, dedi galerici; babalarını ne yapacağım, dedim. Bazı şeylerde zamanlama çok önemli. Zamanında gelirse başka oluyor yoksa bir şeyler engelliyor. 1980 yılında geldi bu teklif; oğlan 1969 doğumlu, kız 1971 doğumlu. Şimdi gitsem orada bir şeyler yapsam ya diyecekler, aferin annemize ya da bizi bıraktı gitti diyecekler. Acaba hangisini söyleyecekler?
Çok iyi zamanıydı gerçekten. Düşünün yani Picasso’nun seramiklerini üretiyor adam. Monte Carlo’da vitrinleri var. Cannes’da galerileri var. O da biraz farklı bir şeyler istiyordu, Picasso’ya bağımlı kalmadan… Ama işte olmadı.

Kaç yıllarıydı böyle çok yoğun çalıştığınız, masalar panolar yaparak? Bu işten para kazanabildiniz mi Türkiye’de?

Evet. Mısır’da konferans verirken panoları görünce, çok zengin olmalısınız, dediler. Çoktan harcadım, dedim. Yani iyi, yüksek tutan bir sanatçıydım. Pek taviz vermiyordum. İyi de geliyordu tabi ama geldiği gibi de gidiyordu. Çocuklar vardı. Onların eğitimi, okulu… Harcadık. Hem kazandık hem harcadık. Bir de şey var tabi, uluslararası olmak için harcama yapmanız gerekiyor. Bütün o yurt dışı gezileri, toplantılara katılma, onlar da bir harcama gerektiriyor. Oralara da gitti tabi. 2006’ya kadar çok yoğun çalıştım. Hiç ara vermeden diyebilirim. Hatta bazen özgeçmişime baktığımda kendim de şaşırıyorum. Yani 1990’da sempozyuma gidiyorum, Çekoslovakya’ya; bir ay kalıyorum filan, baya bir iş, enerji. 1990’da sergi de açmışım, bilmem nereye de gitmişim; yani şaşırıyorum kendime, aynı yıl içinde bu kadar şeyi nasıl yaptım diye. Yani enerji vardı; çok çalışıyordum gerçekten de. Ortalama on altı saat filan, bazen daha da fazla… Mesela üç günde 9 saat uyuduğum oldu ve o günlerden birinde bir saat uyudum. Seramik işi böyle, başladınız mı bırakamıyorsunuz. Onun fırınlanması var bir kere! Resim gibi değil; bir yerde bırak, kapat üstünü, git. Bir de sipriş olduğu için, belli bir tarihte istiyoruz diyorlar, onu da yetiştirmeniz gerekiyor. İki buçuk ay mesele eve gitmediğim oldu atölyeden. Atölye şartları da zordu, sağ sol kavgası, nereden bomba gelecek filan..

Paris’ten sonra Ankara’ya dönüp oraya mı yerleştiniz?

Evet. Ankara’da 1967 -1975 arası kaldım. Sonra İzmir’e taşındık. Ankara’da evlendim. İzmirli, Urlalı bir beyle. Eşim mimar ve şehir plancısıydı. Ankara’da atölyemi evin bodrum katına kurdum. 1975’te İzmir’e taşındım. İzmir’deki atölyem bir süre inşa halindeydi, 1978’de açıldı. Güzelyalı’da Hakimiyeti Milliye İlkokulunun hemen yanındaydı. Onu da geçen yıl kapattım. İçindeki araç gereçleri de Dokuz Eylül Üniversitesine bağışladım. Kitapları, malzemeleri, fırını, her şeyi oraya bağışladım. Hatta onlar geldiler. Fırını hepsi birlikte kamyona taşıdılar. Taşınırken de çok yardımcı oldular.

Kaç sergi açtınız?

Onlar için ben size katalog hazırladım onu vereceğim. İki klasör dolusu haber, sergi, eser… Şu anda ezbere bir sayı söyleyemem. Yalnız, Füreya ile çalışmaya başladığımın altıncı ayında Füreya kendi atölyesinde sergi açtı. Benin de yaptığım birkaç iş vardı, şöyle küçük bir masa vardı. Sen de burada sergile yaptıklarını, dedi. Dolayısıyla birlikte sergi de yapmış olduk. Öyle bir anım var.

Sayısını bilemeyecek kadar çok yani sergileriniz?

Evet; yani çok derken mutlaka her yıl sergi açmalıyım gibi değil de…Katılmam gereken bir sergi olursa ya da işte yeni bir konsept varsa o şekilde. Sürekli böyle çok üreten çok sergileyen biri değilim ama hiç ara vermeden de çalıştım

Bu panolarda bu formları çalıştığınızda bir konsept üzerinde çalışmaya nasıl karar veriyorsunuz?

O tamamen ilham. Bir şey ilginizi çekiyor işte… Yani şimdi genelde duvarda gördüğünüz işlerde, mesela baskı ve direnç var; böyle yırtılmalar var, üzerine atılmış dikişler var; hep yüzeysel bakıyoruz, kabuğu kaldırdığınızda altta neler var göremiyorsunuz gibi… Şimdi 70’li yıllarda biliyorsunuz çeşitli baskılar ve ona karşı direnç vardı. Onu ifade eden şeyler onlar. Sonra değişim, gelişim, birikim gibi şeyler…

Bu daha çok içsel olarak hissederek mi yoksa bir şey görerek mi oluyor?

Bir şey etkiliyor. Siyah ve beyaz, ırkçılık gibi şeyler üretmiştim. Şurada duvarda mesela bir pano var. O da Hitit Dönemi’yle ilgili, çalışırken Karagöz Hacivat’ı keşfettim. Hitit tanrıları aynı Hacivat, Karagöz. Orada bir form var mesela çivi gibi, o da çivi yazısını sembolize ediyor. Biz böyle Yunanlılarla tartışırken Hacivat, Karagöz senin mi benim mi diye, meğer Hitit’inmiş. Bir süre onun üzerinde çalıştım. Sonra kızım bilim teknik dergileri alırdı, onunla çok ilgileniyordu. İstanbul’a gittiğimde o dergilere baktım üç sayı genetik üzerine. Çok güzel şeyler var; kromozomlar var, DNA sarmalları filan. Onlar etkiledi bu defa; 2000’den sonra ona geçtim. Kromozomlar yaptım. En son işlerim onlar. Üç kuşak sergisinde sergileniyor şimdilerde.
Siyah beyazlarda da mesela bir siyah yaptım içi beyaz. Yanına bir beyaz formu koydum içi siyah. Yani siyah sandığınız şeyin içi beyazdır; beyaz sandığınız şeyin içi siyahtır; buna gerek yok gibisine. Hep konseptler oldu; bunun için de dönemler oldu. Bazı sanatçılarda, farklı işler yaptı mı sanatçılığı oturmadı, daha olgunlaşmadı gibi bir kanı vardır. O ayrı bir tarz. Sürekli düşünmeyen, sürekli üretmeyen bir şeyi alıp da onunla sürekli uğraşan; o da ayrı bir şey. Ama bir de benim gibiler var, bir yerde duramıyor. Bana Belçikalı bir oda arkadaşım bir eleştiride bulunda Avustralya’da. A, yine yeni bir şey yaptın; her defasında değişik bir şey yapıyorsun, dedi. Dedim Picasso, Picasso olmazdı değişik şeyler yapmasaydı. Picasso olmak gibi bir hedefim yoktu ama böyle herkesin farklı bir yapısı var.
Cam ve seramik bir arada mesela. İşte bu da benim yaptığım bir şey. Ben başlattım sayılır. Dünyada pek yaygın değildi. Sonra dünyada ilk defa benim yaptığım bir şey daha var. Linyit kömürü cürufundan eserler ürettim. Bütün bir kış kapıcıyla teşvik-i mesaide bulunup yaktık. Yandıktan sonra içinde metaller filan oluyor; onlardan bir parça hazırladım, fırına attım. Bu şimdi Amerika’da, Everson Müzesinde. Denemelerle buluyorsunuz. İşte böyle. Yaşadığım alanı hep iyi gözlemledim. Dergilere kitaplara müzelere girdi, dünyada daha önce hiç yapılmadığı için. Eserlerim Avusturalya, Japonya Almanya, İtalya, Çekoslovakya, Amerika, İspanya, Mısır gibi daha sayamadığım pek çok ülkede sergilendi. Uluslararası Akademi toplandığı zaman sergiler de düzenleniyor. Biz de o şekilde katılıyoruz.

Önce çizerek mi tasarlıyorsunuz eserlerinizi?

Bazen çiziyorum bazen doğrudan. (Duvardaki bir panoyu göstererek) Gece çalışıyordum; çamuru serdim şekillendiriyorum. Birdenbire kızımın portresi düştü çamurun üzerine; oysa ben pek figüratif çalışmıyorum ama böylece birkaç figüratif iş çıktı. Kızımı yapınca oğlum da olsun dedim. Böyle devam etti, sonra geçti başka tarafa. Hani soruyorsunuz ya, konseptler nasıl oluşuyor diye.
Sonra bir yanım daha var. İzmir’in ilk özel galerisini ben açtım. Atölyeyi açınca baktım hiç galeri yok ve ihtiyaç var. İzmirli sanatçılardan bir grup sergi açtı, onlarla da tanıştık böylece. Sonra Ankaralı, sonra sıra İstanbul’a geldi. Baktım İstanbul zor; benim de işlerim aksıyor, onu da bıraktım. Ama müthiş bir ilgi oldu. 1978’de bir yıl sürdü. Kapattıktan altı ay sonra bile gelip sergi var mı diye soranlar oldu. Koleksiyonerler falan oluştu. Şimdi de galeriler açılıyor ve kapanıyor. Ayrıca ben Konak Belediyesinin sanat danışmanlığını yaptım on yıl. İşte Muzaffer Tunçağ Konak belediye başkanıydı o zaman. Güzelyalı Kültür Merkezini benim sergimle açmak istedi. Açtık. Sonra kültür müdürü geldi, biz devam etmek istiyoruz bu galeri işine, dedi. Valla ben hiçbir sanatçıyı İzmir’e çağırmam, dedim. Ama şunu şunu yaparsanız olabilir dedim; sanatçının işlerini taşıyacaksınız, kendisini davet edeceksiniz; misafir edeceksiniz ve de katalog yapacaksınız ve bir eseriniz satın alacaksınız; o da size bir eser hediye edecek. Bu Türkiye’nin hiçbir yerinde yoktu. Büyük Şehir Belediyesi bugün mesela neden yapmasın böyle bir şey? Adnan Saygun’da yapsın mesela. Ama saçma sapan şeyler yapılıyor.

Hangi yıl aralığında yaptınız bunu?

2002 ‘den sonraki on yıl. Ama her isteyen sergi açamıyordu orada. Davet ediyorduk. Mehmet Güleryüz bile geldi. Çok önemli sanatçılar geldiler sergi açtılar.

Bugün bir sergi açacak olsaydınız, belki de vardır böyle bir niyetiniz bilmiyorum, nasıl bir sergi olurdu?

Gene genetik, genom olurdu. ‘Üç Kuşak’ sergisinde de onlar olsun istedim mesela. Cam heykeller yapardım. Onların ışıklandırılması güzel oluyor. Kromozomlar. Aklımda hayalimde kalan şey odur. Belki bir gün kızım yapar benim için. Tamamen camdan fakat biraz zor bir iş. Hem masraflı hem de zaman alan. Onun uzmanları var; uzmanlarla anlaşıp yapmak lazım. Camı herkes yapamaz. Bu formu yap dediğimde onu yapabilecek kişiler var.

Atölyenizin adı neden Bada?

Daha önce bahsetmiştim. Annemin halası vardı evde. Bizim de büyükannemiz gibiydi. Cumhuriyet başlayınca saraydan ayrılmış geldi yanımıza. Beni çok severdi; ben de onu çok severdim. Bana Bada, derdi. Benim çocukluk adım Bada yani. Atölyemin adını da ‘Bada’ koydum sonradan.

Urla’da bir şey yapsanız ne yapardınız?

Kendim için değil ama sanat çevresi için bir şeyler olsun isterim. Mesela Urla’da açılan bir galeri var: Pintura. O yaşasın isterim. Burası yaşarsa belki başkaları da özenir bu işe. O zaman belki bir sanat merkezi haline gelebilir Urla. Yani mesela yemek konusunda duyuyorum, yurt dışından bile gelenler varmış. Öte yandan, bana ne istersin derseniz, elimdeki eserlerin yerini bulmasını isterim. Böyle tavan arasında durmasını istemem tabi. Çünkü zarar görebilir o bakımdan yerini bulsun isterim. Geçenlerde Ticaret Odasından geldiler gittiler, baktılar. İşler küçük gelmiş. Halbuki Ticaret Odaları destek olmayacak da kim olacak sanatçılara?
Çamura hayat veren bu eller, başka bir ülkede yaşasaydı acaba nasıl bir senaryo çıkardı karşımıza diye düşünmeden edemiyor insan. Yaratan, üreten, tinden aldığı yaşamsan enerjisini bir sanat yapıtına dönüştüren bu saygıdeğer insanlar ne zaman hak ettikleri değeri bulacaklar bizim ülkemizde? Umalım ki en kısa zamanda olsun! Ve umalım ki Urla bir sanat merkezi olma yolunda attığı adımlarla bütün Türkiye’ye örnek olsun! AMİN!