Neslihan Acu

Endüstri mühendisisin ama seni gazetecilik yaptığın yıllardan ve romanlarından tanıyoruz. Nasıl başladın bu işlere?

Ben aslında yazmaya üniversite yıllarında başlamıştım. Mühendislik okuyordum ama aklım başka şeylerdeydi. Edebiyat dergilerine çeviriler yapıyordum, şiir ve öykü yazıyordum. Üniversitede bir edebiyat kulübü kurmuştuk, o yılların tanınmış şairleriyle, edebiyatçılarıyla sık sık buluşuyorduk. Tomris Uyar, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan…
Kitap sevgisi, hatta kitap aşkı diyeyim, çok küçük yaşlardan beri hep vardı bende. Elime ne geçse okurdum çocukken. Ama lise sonda öğretmenlerin dolduruşuna gelerek mühendislik tercihi yaptım. Boğaziçi hayalimdeki okuldu. Orada okuduğum için çok mutluyum. Bir sürü konuda kendimi geliştirme şansım oldu orada. Edebiyat, psikoloji, sinema, tarih, müzik… Tohumlar hep orada atıldı.
Ama tabii sonuçta endüstri mühendisi olarak mezun oldum. Ve mesleğimle ilgili 15 yıl çeşitli işlerde çalıştım. Fabrika, ihracat firmaları vb. Ama mutlu değildim. 30’lu yaşlarım hep bir arayış ve huzursuzlukla geçti. Sonunda 2000 yılında yeter dedim ve ilk romanımı yazmaya başladım.

İlk romanın “MeltemK’yı Kim Öldürdü”yü 40 yaşlarında yazmaya başladın. Neden roman yazmayı istedin, 40 yaşına kadar neyi bekledin?

vet, roman yazmaya başladığımda 40 yaşındaydım. Pek umutlu değildim. Kendimi her şeye geç kalmış hissediyordum. Ortaya nasıl bir şey çıkacağını bilmiyordum. İyi bir şey çıksa bile onu nasıl bastırtabileceğimi bilmiyordum.
90’ların sonunda kitap piyasası çok iyi durumdaydı. Çok kitap basılıyordu, yayınevlerine her gün onlarca roman dosyası yağıyordu. Çevremden biliyordum, herkes bir roman yazıyordu ya da yazmayı planlıyordu. Neden o yıllarda herkese bir kitap yazma sevdası gelmişti? Çünkü ev tipi bilgisayarlar çok yaygınlaşmıştı, yazmak teknik anlamda kolaylaşmıştı. En azından benim için öyle. İtiraf edeyim, bilgisayar diye bir şey olmasaydı, tek satır bile yazamazdım ben. Elle roman yazanlara hala hayretle bakarım. Benim için mümkün değil. Çünkü yazmaya başladığımda beynimdekileri olabilecek en hızlı şekilde bir dosyaya aktarmam gerekiyor. El yazısıyla o ritmi yakalayabilmem mümkün değil. Çok hızlı yazabilirsem yazabiliyorum ancak.

Kaç roman oldu?

İlk romanı polisiye olarak tasarlamıştım. Anlaşılabilir bir şeydi, çünkü o yıllarda polisiye roman tiryakisiydim ve şöyle bol gerilimli bir roman yazmayı çok istiyordum. Kafamda iyi bir konu vardı. Polisiyeye de gayet uygundu. Ama romanı yazma sürecinde işler değişti. Polisiye diye başladığım roman edebiyata evrildi. Aslında öyle olması normaldi. Çünkü en sevdiğim ve okuduğum yazar Georges Simenon’du. Onun romanları hem polisiyedir, hem de yoğun bir edebiyat tadı vardır. Neyse, sonunda bitirdim romanı. Adını da Meltem K’yı Kim Öldürdü koydum. Eleştirmen bir arkadaşa verdim. İşler benim için iyi gitti. Dosyayı verdiğim ilk yayınevi romanımı basmak istedi. O anda hissettiklerimi unutamam. Dağları yerinden oynatabilirmişim gibi büyük bir güç hissetmiştim içimde. Çünkü roman bastırmak pek kolay iş değildi yirmi yıl önce. Öyle ver parasını bastır olayı yoktu, editörler dosyaları ciddi ciddi okuyorlar ve basılıp basılmayacağını değerlendiriyorlardı.
İlk romanı basılmış halde görünce ciddi bir sarsıntı geçirdim. Biraz fazla cesur bir romandı çünkü. Karakterlerim kurgu da olsa, o karakterler sonuçta benden çıkmıştı. Benim beynimin ürünüydü. Dolayısıyla, üstümde büyük bir stres oluştu. Onu yok etmek için, başka işlere kalkıştım. İzmir Life dergisi için İstanbul röportajları yapmaya başladım. Her ay İstanbul’a gidip tanınmış bir senaristle, müzisyenle, oyuncuyla falan değişik röportajlar yapıyordum. O arada Radikal gazetesinin hafta sonu eklerine yazılar yağdırıyordum. Çoğu basılmıyordu ama basılanlar beni mutlu etmeye yetiyordu. 2000’lerin başında sosyal medya (Twitter, Facebook) yoktu henüz. İnsanlar blog yazıyor, blogları takip ediyorlardı. Medyatava o yıllarda en çok takip edilen siteydi. Bugünün twitter’ı gibiydi bir nevi. Orada politik yazılar yazmaya başladım. Ve kısa zamanda çok okunan biri oldum. Özgün fikirlerim ve çok gerilimli, mizah dozu yüksek bir yazı dilim vardı, insanların ilgisini bunlar çekiyordu herhalde.
Böylece roman stresini yendim ve roman yazmayı sürdürdüm.

Romanlarının temaları, kahramanları arasında benzerlikler var mı? Saplantılı aşklar, psikoloji…

Romanların konularına gelince… Benim romanlar psikolojik roman olarak adlandırabilir. Toplumsal olaylardan çok, insanlar, insan davranışları, ilişkiler, tutkular söz konusu…
Sadece kadınları anlatan bir yazar değilim. Tam tersine, romanlarda erkekleri daha iyi anlattığımı düşünüyorum. Kadın olmak, erkek olmak meselesine çok kafa yormuşum çünkü. Ve erkekleri anlamaya daha fazla mesai harcamışım.
O romanları yazarken bir de şunun farkına vardım: Ben aslında 40 yaşına kadar, hep yazmak için hazırlanmışım. Kendimi bildim bileli hep insanları gözlemlerdim, insan psikolojisi temel derdimdi. Bir de çok meraklı bir tiptim. İnsan davranışlarıyla ilgili her şeyi merak eder, anlamaya çalışırdım. İnsanları bu kadar iyi gözlemlemiş –hatta gözetlemiş- olmak, verimli bir yazar olmamı sağladı. O bakımdan mutluyum. Boşa gitmedi yani onca sene.
İkinci roman Kadından Donkişot Olmaz’dı. Sonra Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk ve sonra Kuzgunun Şarkısı geldi. Derken Doğan Kitap’a geçtim. Oradayken Artık Ayrılsak Diyorum ve İyi Tanrının Çocukları çıktı. Bu romanların hepsi Bulgarcaya, birkaçı Romenceye çevrildi.
Derken Günışığı Kitaplığı’ndan sevgili Müren Beykan’ın yüreklendirmesiyle bir gençlik romanı yazdım. Z Yalnızlığı. Ve geçtiğimiz yıl da ilk çocuk romanını denedim: Neydik N’Olduk Ailesi.
Dünya dönmeye devam ederse, işler biraz olsun normalleşirse, roman yazmayı sürdürmek istiyorum. Yazmak bana büyük bir özgürlük hissi veriyor.

Kuzgun’un Şarkısı romanını ayrı bir yere koyuyorum. Bu romanda biraz otobiyografi var. Doğru mu?

Kuzgun’un Şarkısı, bir kız çocuğunun gözünden Türkiye’nin 60’lı 70’li yıllarını anlatıyor. Otobiyografik tarafı var, evet. Ama Picasso tabloları gibi epey çarpılmış bir otobiyografi bu. Yani, anlattığım şeyleri bir başka yazar dram ağırlıklı yazabilirdi, malzeme müsaitti. Bense çok mizahi yazdım. Yani, gerçekleri çok fena çarpıttım. Woody Allen’ın Radyo Günleri filmini yeni seyretmiştim o dönemde ve tıpkı öyle komik bir “büyük aile” öyküsü yazmak istemiştim. Sanırım başarılı da oldum, çünkü her okuyan çok güldüğünü söyledi.
Mizahı çok seviyorum. Mizah duygum olmasa hayatla başa çıkamazdım herhalde. Her şeyle ve herkesle ama en başta kendimle dalga geçmeye bayılırım. Kendisiyle dalga geçemeyen, aşırı şişik egolardan hep uzak dururum. Tehlikeli bulurum öylelerini.

İzmir/Urla’ya yerleşme ne zaman, nasıl oldu? Ne umdun, ne buldun?

İzmir’e 1995 yılında taşındık İstanbul’dan. O zaman tüm çevremiz bizimle dalga geçmişti, şimdi ise ne iyi etmişsiniz diyorlar. İzmir’i her zaman sevmişimdir. Anneannemin şehri. Sakız’dan gelmişler İzmir’e. Ama ben İstanbul doğumluyum. Gençliğimdeki İstanbul’u çok severdim. Ama o İstanbul yok artık, bir hayal oldu. Şimdiki İstanbul’a hiçbir şey hissetmiyorum, yabancı bir şehir benim için.
Urla’ya 8 yıl önce taşındım. İlk iki yıl çok mutluydum. Benim için cennetti. Sürekli gezdim, girip çıkmadığım köy kalmadı. Ama sonra burası da dolmaya başlayınca hafiften tadım kaçtı tabii. Yine de çok şanslıyız. Urla’nın kıymetini bilmek lazım.

Kendini tanımlamanı istesem ne söylerdin?

Kendimi nasıl tanımlarım? Meraklı, detaycı, çok gözlemci, biraz dalgacı, özgürlüğüne düşkün, dünyaya öğrenmek için gelmiş biri.

Çizgi roman koleksiyonun olduğunu biliyorum. Biraz bahseder misin? Favori çizgi romanın var mı? Varsa neden?

Evet çizgi roman koleksiyoncusuyum. Çizgi romanlar bu hayatta en çok sevdiğim şeylerin başında gelir. Çocukken sürekli çizgi roman okurdum, büyüyünce düzelir dediler ama daha beter oldum. Çocukken tüm yaşıtlarım gibi Teksas, TomMiks, Zagor falan okurdum. Sonra Red Kit’i ve Asterix’i keşfettim. 20’li 30’lu yaşlarımda İtalyan ekolünün bağımlısı oldum. Tabii bunda, bizim yayınevlerinin çizgi romanları, çok düzgün çevirilerle ve son derece kaliteli olarak basmaya başlamalarının payı büyüktü. Misal, Oğlak Yayınları yıllarca Tex, Martin Mystere, Dylan Dog, Julia gibi çizgi romanları müthiş kaliteli bastı. Son yıllarda da Çizgi Düşler yayınevi harika kitaplar basıyor. Sonra başka yayınevleri de girdi sahaya. Derken grafik-romanlar yayınlanmaya başladı. Bunlara çizgiyle anlatılan romanlar diyebiliriz. Edebi değerleri çok yüksektir. Aylak Kitap’tan çıkan Uçma Sanatı ve Kırık Kanat olağanüstüdür. Çizgi Düşler’den çıkan “Güngezgini” ve Albatros’dan çıkan “Logicomix” en sevdiklerimdendir.
Esas olarak bu tip çizgi – romanları okuyorum artık.
Ama diğerlerini de (serileri) okumaktan asla vazgeçmem. En sevdiklerim Ken Parker, Julia ve Dylan Dog.
Ken Parker çok özel bir çizgi roman serisi. 70’lerde Sydney Pollack’ın çektiği bir film vardı: Jeremiah Johnson. Çok değişik bir western filmiydi. Uygarlıktan kaçmış, dağlara yerleşmiş bir adamın hayatı. Başrolde Robert Redford oynamıştı ve çok başarılı olmuştu. Ken Parker tiplemesi İtalyan ikili Berardi ve Milazzo tarafından yaratılmıştır. Tipi de tamamen Robert Redford’dan esinlenmiştir.
Julia, bir kriminologun maceralarını anlatan seridir. Ve çok sağlam senaryoya sahiptir.
Amerikan çizgi romanlarıyla aram hiçbir zaman iyi olmadı. Oğlum çok düşkün onlara. Onun da büyük bir koleksiyonu var. Hepsi Marvel ve DC karakterleri. Çoğunu okudum bunların. Ama bana çok fazla hitap etmiyor.

İyi bir caz dinleyicisi ve caz sever olduğunu söylemiştin bir sohbetimizde. Caz ne zamandan beri var hayatında? En sevdiğin cazcılar?

Caz gençlik yıllarımdan beri var hayatımda. 80’lerin ikinci yarısı, İstanbul’da caz kulüplerinin çiçek gibi açmaya başladığı yıllardı. Birçok ünlü cazcımızı canlı izleme fırsatım oldu o yıllarda.
Ama caz müziğiyle ilk tanışmam, bizim siyah beyaz filmler sayesindedir.
50’lerde 60’larda çekilen şahane Türk filmleri vardır. Çoğu siyah beyaz. Suç filmleri, polisiyeler… Bunların arka planında hep caz müziği çalardı. Yani caz müziğine çocukluktan itibaren bir yakınlık geliştirmiştim.
80’lerde Miles Davis, Dizzie Gillespie, Dave Brubeck, Duke Ellington, Billie Holiday, Chet Baker, Nina Simone gibi müzisyenleri ve caz şarkıcılarını çok yakından izlemeye başladım. İstanbul’daki festivale gelirlerdi çoğu. Miles Davis’i, Chet Baker’ı falan o zamanlar sahnede seyretmiştim.
Caz müziğini neden bu kadar çok seviyorum? Çünkü çok sofistike bir müzik. İnsana kendini iyi hissettiriyor. Sanki insanı farklı boyutlara, farklı uzay – zamanlara taşıyor.

Birlikte (VourlaMag Sinema Kulübü olarak) film okumaları yapıyoruz. (Korona’dan önce tabii) Tam bir sinema tutkunusun. Bu kadar birikimi ne zaman, nasıl sağladın? Tüm zamanların en sevdiğin filmi, yönetmeni, oyuncusu?

Sinema tutkum babamın sayesinde başladı. Kendisi tam bir western tutkunuydu ve ben küçük bir çocukken bizi sürekli açık hava sinemalarına götürürdü. Sergio Leone’nin filmleriyle ve diğer spagetti westernlerle başladı benim sinema sevdası.
Sonra… televizyonlar bir dönem sürekli eski Türk filmleri oynatırdı. Onları izlemeyi çok severdim. Metin Erksan, Lütfü Akad, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler favorimdi.
Ve bir de, İstanbul Film Festivali sayesinde 80’lerde 90’larda dünya sinemasından örnekleri izlemeye başladım. Ama festivallerden önce de, Sinematek vardı, iyi filmleri izlemeye oraya giderdik 80’lerin en başında.
Son yıllarda ise internet sayesinde her türlü filme çok kolay ulaşabiliyoruz.
Dolayısıyla büyük bir birikim oldu bende. Senaryo çalışmalarım da oldu.
Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Bugün 20 yaşıma geri dönsem, tek yapacağım şey sinema olurdu. Hiçbir şeyi umursamadan kendi filmlerimi çekmek için uğraşırdım. Sinema büyük bir tutku bende. Benim romanları okuyanlar, sayfaların film sahnesi gibi canlandığını söylerler. Çünkü romanları, hiçbir zaman çekme fırsatı bulamayacağım filmlerin yerine koydum, film çeker gibi yazdım. Görselliği hep ön planda tutarak.
Sevdiğim çok fazla film var. En güzeli şu ya da bu demem mümkün değil.
Sağlam bir konusu olan ya da sağlam bir anlatım tekniği olan, özgün, kişilikli her filmi seviyorum.
Ama tabii favori yönetmenlerim var. Woody Allen, Clint Eastwood, Wes Anderson, Christopher Nolan, Martin Scorsese, Coppola, Roman Polanski, Spielberg, Kurosawa, Billy Wilder, Bong Joon Ho, Kim Ki Duk, Charlie Chaplin, Danny Boyle, Milos Forman, Coen Kardeşler… Hepsi farklı tarzların, farklı filmlerin yönetmenleri ama hepsi de çok iyi.
Ve bizden Nuri Bilge Ceylan, Ümit Ünal, Yavuz Turgul, Fatih Akın… Eskilerden Lütfi Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez…