Fenike Teknesi

14/03/2021Röportaj, Tayfun Özel

360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği,
bu kez çivisiz inşa ettiği tekne ile
Çanakkale ve İstanbul boğazlarını
aşmaya çalışacak.

Dünyanın en eski açık deniz gemisi Uluburun’u batıktan elde edilen bilgilere göre yeniden yapıp Doğu Akdeniz’de 3 bin mil yolculuk yapan, MÖ 600’lü yıllara ait savaş teknesi Kybele ile İzmir’den Marsilya’ya giderek uluslararası tanınırlığını artıran 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği, yeni projeleri Fenike teknesini tamamlayarak su testlerini başarıyla tamamladı. Yolculuk baharda.
Fenike teknesi, tarihi kaynaklar üzerinde yapılan incelemeler ışığında 14,40 metre boy ve 4,20 metre eninde ve tahtaların “kavela zıvana” yöntemiyle birbirine geçirilmesiyle çivi kullanılmadan inşa edilmiş.
360 Derece Tarih Araştırmaları Dernek Başkanı Osman Erkurt ile Urla İskele’de bulunan Deneysel Arkeoloji Merkezinde görüştük.

Fenike teknesi olarak özellikle budur diyeceğimiz bir tekne yok. Bir çok tekne var ki fenike teknesine benziyor. Yunanlılar, Fenike teknelerine birkaç isim takmışlar. Özellikle Hypoi… Hypoi, bir servis teknesi, kargo gemisi diyemeyeceğim tam anlamıyla her yere gidebiliyor, her şeyi hızlı yapabiliyor, özellikle Mısır’la Lübnan arasındaki yolda da sedir ağacı taşıyorlar. Bu bizim yaptığımız aslında kereste taşıyan bir yük teknesi.

Bu tekne hangi ağaçtan yapıldı?

Orjinali mutlaka sedirdir. Biz sedir yapmadık, ladin yaptık. Çünkü sedir ağacı bulamıyoruz, pahalı ve kesimi resmi yoldan yasak, özel sektörün elinde de pek bulunamıyor. Tarihsel veri tabanından sedirden başka ladin ve köknar kullanıldığını da biliyoruz. Ama sedir en iyisi çünkü sedire kurt girmiyor ve kendi katranıyla kendini koruyabiliyor, çürümüyor yani… Tartışmasız çok güzel, çok iyi bir ağaç. Bundan sonraki projelerde kullanacağız. Ben de isterim kullanmak, mis gibi kokar.

Evet, çok güzel kokar…

Devlet Malzeme Ofisi’nin kalemleri vardı eskiden, kurşun kalem… Kokusu, aynı onun gibidir. (Gülüşmeler)

Bu tekneleri deneye yanıla mı yapıyorsunuz?

Ana amaç malum, bütün bu bilgileri tekrar tekrar sınamak, denemek, boşluklarını bulmak ve o boşluklarla ilgili yapılan yanlışlıkları düzeltmek, bizim en büyük zevkimiz. Deneyerek yaptığımız için, bu bilgiler çok değerli bilgiler. Haydar Berk, (Bölüm Başkanı) öyle demişti bize: “Siz yanlış yapsanız bile, biz doğru demek zorundayız, size hiçbir soru soracak durumumuz yok” dedi. Çünkü hakikaten deneyen bir tek biz varız. Bu konuda yalnız olmak istemiyorum aslında. Bazen sıkıntılı durumlar oluyor. İşte ben bunu söylüyorum ama ya değilse… Mesela özellikle navigasyon konusunda sadece Finike değil Doğu Akdeniz’i de ilgilendiren ve cevapsız kalan sorularımız var, bir sürü. Ciddi hatalar yapılmış zamanında. Şu anda arkeolojik yapıların içinde deneysellik çok az yer tutuyor.
Siz deneysel arkeoloji mi yapıyorsunuz diye soranlar var. Deneysel tıp, deneysel ameliyat olmayacağına göre; (gülüşme) ameliyat yapıyorsunuz, deneme bu işte… Bu da onun gibi bir şey. Biz de bütün bilgilerimizi ortaya koyuyoruz, ortaya bir şeyler atıyoruz, söylüyoruz, bunun da deneysel sonuçlarını tabi ki vermek zorundayız. Yani bu meziyet değil, olması gereken bir şey…

Osman Bey, Fenike’nin inşası ne kadar sürdü?

Bunun inşaatı aslında bir senelik bir inşaat ama bizde, iki, iki buçuk seneyi buldu. Çünkü hiç bir kaynak, hiç bir sponsor kullanmadık. Kendi kaynaklarımızla yaptık, bize inanan, seven insanlarla. Sponsorlarımız onlardı… Sponsor diyorum ama sponsor falan değil bizim arkadaşlarımızdı onlar yani. Sponsorluk daha farklı, alışverişlerine çok dikkat ediyorlar. Bir bilim taciri gibi çalışıyor kafaları. Eee haklılar da!

Bu durumda ne zaman yolculuğa başlayabileceksiniz? Bir de yolculuk ne tarafa olacak?

Nisan ya da Mayıs’ta yukarı doğru…

Yukarı derken Boğaz’a doğru mu?

Evet, Çanakkale Boğazı’na oradan İstanbul Boğazı, İstanbul’dan Varna… Varna’da, bir ya da iki viking gemisiyle buluşma…

Çok enteresan ve renkli bir buluşma olacak galiba…

Viking tekneleri gelecek, Tuna’dan iniş yapacaklar, birkaç tane olduklarını biliyoruz. Bir kaçıyla da bizim irtibatımız var. Ama eminim o irtibat artacaktır. Bizim de teknemiz bitmiş vaziyette çünkü. Bu yolculukta iki Boğaz’daki geçiş sistemlerini araştıracağız. Ona kısaca değineceğim birazdan. Ondan sonra Varna’da buluşup Karadeniz’i, Karadeniz bilgilerini, tarihsel bilgilerini, duygusal bilgilerini ortaya koymak ve o konuda bir yazılı çalışma yapmak. Çünkü Karadeniz çok unutuldu ve terk edildi.

Peki, eskiden böyle bir yol mu kullanılıyormuş?

Tabii, mesela Foçalılar, Pers baskısı başlayınca, Foçalılar denize çıkıyor ve bunların bir bölümü Samsun’a gidiyorlar. Samsun’a gitmişler işte diyorsunuz ama bu o kadar kolay değil. Yol boyu ikmal yok vs. Samsun hani harita üzerinde basit gibi gözüken bir rota ama öyle değil… Karadeniz!

Karadeniz?

Karadeniz, her şeyiyle karadır, bu adını çok hak eder. Orada öyle zırt pırt geçiş olmaz yani deniz isteyecek siz yapacaksınız.

Doğru söze ne denir…

Biz yapılanı anlamaya çalışıyoruz. Adam yapmış zamanında. Gidip gelmiş, koca bir koloni var orada. Yani bu yapılanmayı tarif etmek, bilimsel temele oturtmak… Dünyada artık uzmanlaşma hakim yani siz bir arkeoloğum diyemiyorsunuz. Nesiniz yani diye soruyor; siz de diyeceksiniz ki, ben yapım teknolojileri ya da heykel ya da antik dönem arkeoloğuyum. Artık bu şekilde değerlendiriliyor.

Fenike’yi suya da indirdiniz. Su testlerini yaptınız. Tekneye güveniyor musunuz?

İnsan kendi yapınca daha fazla telaş yapıyor. Bir şey olur, saç atması gibi, birbirlerine geçme yapılmış tahtalar bunlar, bu geçmeler atarsa, aradaki pimler kırılırsa batarız.
O suyu kesemeyiz içerden. Hemen gidip bir karaya vurdurtmak gerekir, o da varsa o civarda… Mesela ahşap bir tekne gacır gacır öter, çok büyük sesler çıkartır. Bu hiç ses çıkarmadığına göre, sürtünme neredeyse sıfır. İyi yani, ilerde gevşeyecek çünkü. Romatizma diyoruz biz ona, yedeksiz gıcırtılar yapmaya. Yani teknenin sağlamlığı konusunda hiçbir endişemiz kalmadı. Tekneye güvenimiz çok arttı.

Sizin bir kaptanlık deneyiminiz var. Tekneyi siz kullanacaksınız. Peki, kaptanlık, tekne yapımı, arkeoloji.. Nasıl oldu bu işler böyle?

Türkiye’de ilk yatı yapan bir kişi var; Harun Irmak. Harun Irmak’ın annesi İskoçyalı farklı bir insandır. Tamamen İngiliz terbiyesiyle büyümüş birisi. Hemen hemen kendi yaşlarında bir yeğeni vardı. Atölyesinde özellikle uğraşırdı. Bugün makaralardan tutun da, daha başka makaralar, daha başka kamalar, bütün bunlar metalden yapılıyor. Biz o atölyede ahşaptan yapardık. Ahşap derken, o tahtalar Çanakkale Boğazı’nın batıklarından dalgıçlardan istenir… Bir tik ağacı parçası mesela, kırılmış, onu alırız, keseriz işte böyle bir atölyede büyüdük. Aslında bir sanat tarihi atölyesi gibi bir şeydi. Ahşap yeteneği çok zor bir yetenek değildir yani daha zorları var bunun. Çabuk öğrenirsiniz, çabuk yaparsınız. Ahşapa çok çok yetenek sığdırmak mümkün. Bunun haricinde, arkeoloji zaten hep kafamda olan bir şeydi. Bu işin bilimsel formatı nereye sığar… Arkeolojiye sığar. Ben arkeoloji okumalıyım diyorsunuz ve gidip okuyorsunuz. Sosyal bilimler kolaydır. Üç tane kitap okuduktan sonra gidip makale yazarsınız, rahattır yani. Sonra ne kaldı geriye. Kaptanlık… Büyük bir teknemiz oldu. Büyük ama küçük. O çok etkili oldu. Ayrılamadık tekneden, denziden. Denizin birleştiriciliği müthiştir. Böylece üç şirket kendi içinde var oldu, böyle bir sistem oluştu. Kendi kendine.

Bu güzel birlikteliğin meydana getirdiği bu oluşum sizi yeni bir serüvene götürüyor. Tam da bu noktada aklıma takılan bir soru var. Fenike’ye güveniyorsunuz ama boğazlardaki akıntılar sizi zorlayabilir mi?

Antik çağda Ege ile Karadeniz bağlantısını sağlayan Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki akıntı rejimlerini iyi kullanan teknelerin Karadeniz’e çok rahat bir şekilde gidebildiğini biliyoruz. Ama adamların nasıl yaptığını anlayamıyoruz. Boğazlardaki belli bölgelerde bugünün yelken teknolojisiyle dahi geçilmesi zor olan bölümler var. Mesela Çanakkale Boğazı’ndaki Nara Burnu ve İstanbul’daki Akıntı Burnu’nu aşamayan çok sayıda tekne var. Çünkü Karadeniz’den 7 millik akıntı geliyor. Ama alttan da Ege’nin sıcak suları ters yöne akıyor. Boğazdaki akıntının antik çağda nasıl geçildiğine ilişkin ortaya atılan ‘akıntı yelkeni’ tezi var.
Denizin 30-40 metre altına indireceğimiz bir yelkenle yüzeydeki akıntının tersine hareket etmeyi deneyeceğiz. Akıntı yelkeni tezi ilk kez bu projeyle denenmiş olacak. Bunu kanıtlarsak ve antik çağ teknelerinin akıntı yelkenleriyle hareket ettiğini gösterebilirsek, önce biz sonra da arkeoloji dünyası çok mutlu olacak. Tarihsel anlamda bu bilgiler var ama deneysel olarak da bunun görülmesi gerekiyor.

Peki, sizin bu rotayı başarıyla tamamlamanız neyi ispat edecek, ne elde edeceğiz sonunda?

Doğu Akdeniz ve Ege kültürlerinin Karadeniz’e doğru müthiş bir akıntısı var. Buna kültür rüzgarı diyelim, daha güzel. Tabi İstanbul ana duraklardan bir tanesi. İstanbul’da yelkenler iniyor. Çok önemli çünkü, Bizans’tan başlayan bambaşka bir yapısı var İstanbul’un. Ne buluruz bilmiyorum doğru dürüst. Anlattığım bu yöntemle teknemizi götüreceğiz. Bu güne kadar ufak tefek denemelerimiz oldu, çalışıyor sistem. Yani benzetmek gerekirse aşağıdan sizi çeken bir ip ve karşıdan da tersini isteyen bir güç var.

Boğazdaki deniz trafiğini de düşünmüşsünüzdür herhalde?

Elbette, deniz trafiği bizi çok düşündürüyor. Düşünün, günde iki yüz gemi geçiyor. Bunun şehir hatları var, kargosu var, LPG’si var, neyi varsa var… Hiçbir şey deniz aracını biçmek istemez ama tehlike var.

Nasıl aşacaksınız bu sorunu?

Bu sorunu aşamayacağız. Ya da şöyle aşacağız; Boğazda bir yelkenli yat yarışı var. Bu yarışa yarışmacı olarak katılıp boğazdan geçiş tarihimizi bu yarışa denk getireceğiz. Yani boğazı yarış esnasında geçmeyi düşünüyoruz. Sonuçta, yarış günleri boğazda trafik durdurulacağı için bu trafikten kurtulmuş olacağız.

Yaratıcı fikir diye buna denilir heralde. (Gülüşme)

Yelken teorisine göre, biliyorsunuz Pupayla yürüyor, orsayla yürümüyor, altmışa en fazla… Bu yapılanmayı ispat ettiğimiz zaman ki ederi çok rahat. Yani Zaten büyük ihtimal kopacak tekneler bizden gidecekler. Bir hakkımız var. Antik Dönem denizciliğinde slogan gibi bir kelime bu. Bir hakkın var, ikinci hakkın yok, ne yapıyorsan fark etmez. Orada becerdin, becerdin işi.

Lodos olursa belki de daha kolay bir geçiş olabilir mi?

Lodos olursa işimize yarar ama Lodos aynı etkiyi yaratmayabilir. Akıntılar önemli… Oceanografi bilgilerinden faydalanmak söz konusu olacak. İşte uzmanlaşma o. Yani hem arkeoloji hem su altından anlamak gerekiyor. Tabii bunlara da dikkat edeceğiz. Denemek lazım, yapmak lazım. Denemeden herhangi bir şey tutturamıyorsunuz.

Güzel sohbetiniz için teşekkür ederiz. Sizlere çok başarılar diliyoruz.

error: İçerik Korunmaktadır!