Bennu Gerede ile Fotoğraf Üzerine

Fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede’nin fotoğrafları uzun zaman sonra ilk defa Urla’da BE Contemporary Sanat Galerisi’nde 27 Mart – 27 Nisan 2021 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor.  Küratörlüğünü Pırıl Gündüz’ün üstlendiği sergide, kadın, beden, toplumsal cinsiyet ve cinsellik temaları etrafında sosyal içerikli projeleriyle tanınan Bennu Gerede izleyenleri kadın bedeni üzerine tekrar düşünmeye ve bu formlara dair var olan algıyı sorgulamaya davet ediyor. Bennu Gerede ile fotoğraf sanatındaki kişisel yolculuğu ve fotoğrafları üzerine konuştuk.

Fotoğraf sanatına olan ilginiz nasıl başladı?

Büyükbabam çok ilgiliydi, çok sayıda dürbünü ve fotoğraf makinası vardı. 13 yaşımdayken bana çok primitif bir Olympus hediye etti, hala onu gözüm gibi saklıyorum. Herhalde en güzel kareleri o makinayla çektim… Net çekebilmek için bayağı uğraşmam gerekiyordu, baktığın karenin üst üste binmesi gerekiyordu! O zamanlar New York’ta yaşıyorduk, orada ilk karelerimi çektim. Metrolarda, sokaklarda hep “sokak fotoğrafçılığı”  yapıyordum. Daha sonra annemin çok yakın arkadaşı Coşkun Aral’ın tavsiyesi üzerine bana 14 yaş hediyesi olarak Nikon FM2 aldılar ve ondan sonra da hiç durmadım. Parsons School of Design’da okurken Hasselblad aşkına tutuldum ve o gün bugün asla o aşkımdan vazgeçmedim!

Fotoğraf tarihinde esinlendiğiniz akımlar hangileri? Beğendiğiniz sanatçılar kimler?

Helmet Newton’un kadına bakışı,  Guy Bourdin’in kadın ve modayı bir sanat eser haline getirmesi, Nan Goldin’in bizim asla ulaşamayacağımız azınlık hayattan çok özel ‘an’lar yakalaması, Cindy Sherman’ın kendisini bir sürü kılığa sokup kendi portrelerini çekmesi, Nobuyoshi Araki’nin vahşi ve çiğ bir şekilde cinselliği işlemesi ve Annie Leibovitz’in de ünlü insanları film karesinden çıkmış gibi görüntülemesi; bu sanatçıların hepsi beni bir şekilde çok etkilemiştir, hayat boyu da onlardan çok etkilenmişimdir… Hepsinin güçlü bir gözü, ruhu ve mesajı var. Benim için en önemli şey zaten bir karenin sana bir şey anlatması. Annem hep söylerdi: “Herkes film çekebilir,  ama anlatacak bir hikayen varsa yap film, yoksa yapma…”  Fotoğrafçılık için de aslında aynı şey geçerli.

Hem sanatsal fotoğrafçılık, hem moda fotoğrafçılığı yapmış bir sanatçı olarak, bu deneyimlerinizin fotoğrafa olan yaklaşımınızı nasıl etkilediğinden bahseder misiniz?

Evet sanatsal fotoğrafçılık ve moda fotoğrafçılığı yaptım. İkisi aslında benim için çok bağlantılı. Belki film geçmişimden dolayı, kafamda bir konsept yaratıldıktan sonra onun için sahne tasarlıyorum; ışığını, kostümünü, mekanını, aktörünü oraya yerleştiriyorum. Film karesi gibi… Ve çekiyorum. Moda için de öyle… Boş boş moda çekmeyi sevmiyorum, mutlaka arkasında  bir ‘ifadesi’, beyanı, açıklaması olması gerekir diye düşünüyorum.

Nelerden ilham alırsınız? Üzerinde çalıştığınız konuları nasıl seçersiniz? Fotoğraf çekimi sürecinde kurguyu oluştururken neleri dikkate alırsınız? 

Portrelerim hariç çoğu zaman beni rahatsız eden konulara dokunur sanatım. Ve çoğu zaman da bunlar kadınlarla ilgili oluyor. Mesela ilk kişisel sergim “Teslimiyet” geleneklerle ilgiliydi; tabii ki kadınlarımızın mecbur kaldığı, uyması gereken gelenekler… Bunun içinde zina var, beşik kertmesi, adet, başlık parası, bekaret, horoz (bakireliğini ispatlamak için) ve kuma gibi konular… Ondan sonraki aynı tarzda olan sergim: “Aşk Töre(n)leri”. O sergideki eserlerimde gazete küpürlerinden, töre cinayetlerinden yola çıkarak, tek tek kurgu yaparak, gerçek olan hikayeleri yansıttım fotoğraflarıma. “Kiss&Bet” diye bir sergim de oldu. O da yağlı güreşçilerimizle ilgili. Köy köy dolaşıp, çekimlerimi Kırkpınar’da noktaladım. Çok da güzel oldu kareler… Nasıl diyeyim, rahatsız etmeyecek şekilde, çok erotik ama hiçbir imada da bulunmuyorlar, sadece yağlı güreşe sanat olarak baktığımız zaman, gerçekten göze çok uyarıcı geliyor!

İşlerinizde kadın teması ağırlıklı olarak göze çarpıyor. Sizin için bu neden önemli?

Ataerkil bir toplumda büyümemiş olabilirim, ama İstanbul’da doğdum ve gerçekten  her tatil için döndüğümde çok rahatsız oluyordum bu durumdan ve halen de oluyorum, çünkü Türkiye’nin ne kadar gerilemiş olduğuna tanık oluyorum ve içim acıyor. Kadınlarımıza bu toplumda sürekli maçoluk uygulanıyor ve gerçekten tahammülüm yok! Maalesef bizi mağdur ve muhtaç kılıyorlar ve ondan sonra da istedikleri şiddeti uyguluyorlar. Onların sadece bir oyuncağı oluyoruz. Toplum çok yanlış eğitmiş erkeklerini, bunun da başlangıcı annelerimiz. Öncelikle kadın/erkek ayrımı yapmak çok yanlış, hepimiz insanız, insan!

Bir çok sosyal sorumluluk projesinde yer aldığınızı biliyoruz. Sizi en çok etkileyen proje hangisi olmuştu? Proje sırasında yaşadığınız sizi etkileyen bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

UNICEF’in desteklediği, Prima ile birlikte yapılan bir projede yer almıştım. Katıldığım en önemli sosyal sorumluluk projelerinden biridir diye düşünüyorum. Buradan kalkıp Endonezya’da bağımsız bir ada olan Doğu Timur adasına uçtuk. Ve yaklaşık bir hafta orada kaldık. Çekim günü ekiple birlikte minibüslere binip kilometrelerce tepelere çıktık. O çıkış anında zaten oksijensiz kalıyorsun, kulakların tıkanıyor, nefesin daralıyor… Sonra sanki cennet gibi bir mekanda bulduk kendimizi, o an benim için tamamen gerçek dışıydı, gerçeküstü bir görüntü oluştu ve bir anda yüzbinlerce kişinin arasında bulduk kendimizi. Tabii hiçbirinin maddi durumu iyi değil, nerede ve nasıl yaşadıkları belli değildi; herkes çocuklu, bebekli, sadece bedava aşı olmayı bekliyordu. Bu anları görüntüledik, fotoğraflarını çektik ve daha sonra bir sergiye dönüştürdük. Orada bir kız çocuğuna aşık oldum ve gerçekten onu evlat edinmek istemiştim… Çok yoğun bir yolculuktu.

New York, Paris, İstanbul, Bali gibi farklı şehirlerde yaşamış bir insan olarak, içinde bulunduğunuz kültürün sanatınıza ne şekilde etki ettiğini düşünüyorsunuz?

Enteresan bir şekilde Bali’de yaşarken neredeyse hiç fotoğraf çekmedim, ki orası şehvetle fotoğraf çekilebilecek bir yer. Ama şöyle bir durum oluşmuştu; makinem bozuldu ve biraz küstüm sanat dünyasına.  Fotoğrafçılığımı rafa kaldırdım ve kendi içime döndüm, hayatımda ilk defa kendi sesimi dinleyip, kendime vakit ayırdım ve başka şeylere yöneldim. Ama soruya geri dönersek farklı kültürlerden nasıl etkileniyor sanatım diye düşününce, şimdi gitsem makinemle herhalde yine oradaki insanları, pirinç tarlalarını çekerdim ama nasıl çekerdim, önemli olan o! Belki oranın görsel güzelliğinden faydanalanarak azınlığa da bir şekilde o görüntünün içinde yer verirdim. Amerika’da da aynı şekilde azınlık, acı çeken, ezilen ya da haksızlığa uğrayan insanların konularını fotoğraflarıma taşıdım, çünkü onların acılarını hissedebiliyorum, ve fotoğrafçılığın bunu yansıttığını düşünüyorum.

Günümüz teknolojileri sayesinde artık herkesin elinde bir telefonla sürekli fotoğraf çekiyor. Bu durum sizce fotoğraf sanatını nasıl etkiledi?

Teknolojinin etkisiyle sanat her şekilde yön değiştirdi zaten, onun için herkese saygı duyuyorum ve yargılamadan izliyorum. Bana kalsa tekrar analog fotoğrafçılığa dönerim, ki başlamıştım bir projeye sonra makinem bozuldu ve dijitale geçmek zorunda kaldım tekrar. Ama çok keyifliydi tekrar filmleri yıkatıp, kontaklarını bastırıp, seçmek! Bu yeni teknolojik nesli merak ile izliyorum ve açıkçası kendimi bazen demode ya da geride kalmış hissediyorum, ama ben “old school” olmayı galiba her zaman tercih edeceğim.

Yurtdışı tecrübelerinizi de göz önünde bulundurarak Türkiye’de fotoğraf sanatında olan gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnanılmaz fotoğraf sanatçılarımız mevcut. Sadece fotoğraf değil, her daldan; ressamlarımızdan yönetmenlerimize, görsel sanatçılarımıza, yazarlarımıza, kısacası hepsi!  Bence sanat dünyasında inanılmaz yol katlettik ve nihayet dünyaya açılmaya başlıyoruz. Çok da heyecan verici. Ancak bence maalesef acı bir gerçek var; o da Türkiye’de sanata yeteri kadar değer verilmemesi. Keşke sanatçılarımıza daha fazla destek verilse, çünkü gerçekten çok potansiyeli olan sanatçılarımız var.

Gelecek projelerinizden bahseder misiniz?

Beyhan Beyhan diye çok özel ve değerli bir dostumun hayalini gerçekleştiriyorum. O da kadın ve şiddet ile ilgili. Değerli sanatçılarımız ve simalarımızı çok yakın bir planda siyah beyaz portreliyorum; bir kadın olarak şiddete maruz kalsalar nasıl hissederler teması ile. Sağ olsun dostlarım da beni yarı yolda bırakmadı ve bu projeye destek oldu. Çok az kaldı bitmek üzere. Yaklaşık 20 kişi çektim, çok değerli isimler var. Bu birinciyisdi. İkincisi de LGBTİ için onlarla birlikte bir proje yapıyorum. Çiftlerin çok özel anlarını görüntülüyorum. Projenin adı “Intimacy Love Shows No Boundaries”. Pandemi süreci biterse büyük bir etkinlik ve defile ile lanse edip, ulaşılabilir sanat adına daha düşük rakamlarda satmak ve onlara bir şekilde fon kurmak gibi bir şey var aklımda çünkü bu pandemi zamanında da onlar çok etkilendiler. Zaten bir azınlık oldukları için kolay iş de bulamıyorlar, onun için daha da etkilenmiş durumdalar, onlara bir şekilde destek olmak istiyorum.

error: İçerik Korunmaktadır!